Abdullah Damar

Abdullah Damar

Mail: [email protected]

Osmanlı ve Üretim Tarzı Tartışmaları

 

Geçmişten günümüze Türkiye’de sosyal bilimcilerin ve sosyalist siyasetçilerin tartıştığı, kafa yorduğu en önemli konulardan biri de Osmanlı üretim tarzının, ‘Asya tipi üretim tarzı’ mı (ATÜT), yoksa ‘Feodal üretim tarzı’ mı (FÜT) olduğu konusudur.

Dünya sosyalist hareketi içinde de zaman zaman alevlenen tartışmalarla gündeme gelen bu ATÜT-FÜT tartışmalarını, tanımlamalarını ve tarihsel gelişimini şöyle açıklayabiliriz;

Marx ve Engels, üretim tarzını; bireylerin etkinliğinin belirli bir biçimi, yaşamlarını sürdürmelerinin belirli bir tarzı, belirli bir yaşam biçimi, olarak tanımlamışlardır. [i] Bu tanıma bağlı olarak da insanlığın geçirdiği üretim tarzlarını ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist üretim tarzları olarak belirlemişler, çözümlemelerini bu doğrultuda sürdürmüşlerdir. [ii] Dikkat edilirse bu şemalandırmanın içinde ATÜT bulunmamaktadır. ATÜT, Marx ve Engels tarafından 1850’li yıllarda Doğu toplumlarını çözümlemek üzere ortaya atılmış ancak detaylı bir tanımlaması ve irdelemesi yapılmamış, sonraki  yıllarda sürekli tartışılmış; 1930’lu yıllarda SSCB’de tarihçiler tarafından yapılan değerlendirmelerle tamamen Marksist teoriden çıkarılmış ancak 1956’dan sonra tekrar gündeme gelmiş ve Türkiye’de de kimi düşünürler tarafından Osmanlı Devleti’nin ekonomi tarihine uyarlanmaya ve Osmanlı Devleti’nin üretim tarzını tanımlarken kullanılmaya başlanmış bir teoridir.

ATÜT’ün temel özelliği, kırsal emeğe dayalı merkezi bir devletin varlığıdır. Bu üretim tarzında, devlet ülkedeki toprak mülkiyetini elinde bulundurur, özel mülkiyet yoktur ve ana gelir kaynağı da bu topraklar üzerinde tarımla uğraşan kesimin yarattığı artı üründür. Artı ürüne vergilendirme yoluyla devlet el koyar. Merkezi devlet aşırı gelişmiş ve büyümüş olduğundan, bu ülkelerde, Batılı ülkelerde olduğu gibi köylüleri doğrudan sömüren aristokrat bir sınıf yoktur. Bu üretim tarzının egemen olduğu Osmanlı, Çin, Hindistan ve Güney Amerika ülkeleri gibi Asya tipi ülkelerde, büyük çaplı organizasyonu gerektiren geniş sulama tesislerinin inşa edilmesi, orduya silah, malzeme, erzak ve insan temini, ulaştırma şebekelerinin kurulması gibi kamu işleri devlet tarafından yapılır.

Feodal üretim tarzı ise;  kapitalizm öncesinde soylu toprak sahiplerinin egemenliğine dayanan bir toplum düzenidir. Feodal toplum asırlarca devam etmiş olan köleci toplumun son bulmasıyla doğar. Bu toplum esas itibariyle bir tarım toplumudur ve tarımda serf emeği köle emeğinin yerin alır. Feodal toplumun üretim ilişkilerinin temeli, feodal beyin toprak üzerindeki mülkiyet hakkı ile dolaysız üretici olan serf üzerindeki sınırlı mülkiyet hakkı altında yatar. Serf, köle ile özgür insanının ortasında yer alır. Serfler üretim aracı olan toprağa malik değildir; ancak toprağı işlemekte kullandığı araçlar kendisinindir. Serfler, ektiği topraktan bir yandan kendi geçimini sağlarken diğer yandan bu topraktan feodal bey için çalışır. Bu anlamda serfler geçimini sağladığı küçük toprak parçasının kendisinin olması anlamında toprağın malikidir. Feodal üretim tarzının temeli; egemen feodal beyler sınıfının arazi ve toprak mülkiyeti ile feodal beylere kişisel olarak bağımlı ve toprağa bağlı olan dolaysız üreticilerin, köylülerin sömürülmesidir. Feodal toprak mülkiyeti, toprağın feodal beye ait olmasıyla tanımlanır. [iii]

ATÜT ve FÜT’ün temel özelliklerini sıraladıktan sonra Osmanlı Devleti’nin üretim tarzının bu tanımlamalardan hangisine uyduğu tartışmasına geçebiliriz.

Bu noktada birçok konuda olduğu gibi sosyal bilimlerde de yapılan en büyük yanılgılardan biri tarihsel ve toplumsal formasyonları ait olduğu bağlamdan kopararak donuk, hareketsiz, etkileşimsiz birer objeye dönüştürme ve adeta birer şablonmuş gibi birbiriyle karşılaştırma anlayışıdır. Osmanlı tarihi değerlendirilirken de yapılan hatalardan en önemlisi budur. Örneğin, ortaya bir feodalizm tanımı konularak, Osmanlı Devleti’nin üretim tarzının bu tanımdaki unsurlara ne derece uyup uymadığı incelenmek yerine, Avrupa Feodalizminin özellikleri ortaya konularak, Osmanlı üretim tarzının, bu özelliklere birebir uyup-uymadığı incelenir. Üstelik Avrupa’daki feodal unsurların, örneğin feodal beyin, serfin, aristokrasinin ve krallıkların sıfat olarak bile Osmanlı’da olup-olmadığı araştırılır. Zaten düşülen en büyük yanlışlık da buradadır. Çünkü dünyanın değişik dönemlerinde, değişik bölgelerde ve ülkelerde feodalizmin hâkim üretim tarzı olduğu dönemler olmuştur ancak bu üretim tarzının temel özelliklerini taşımak kaydıyla, bu feodal üretim tarzlarının birbirinin aynısı olması söz konusu olamaz.

Osmanlı Devleti üretim tarzının ne olup-olmadığını değerlendirirken ilk olarak, Feodal üretim tarzının hâkim özelliklerinden, temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetine bakıldığında üçlü bir görünüm ortaya çıkar, devlet üstün mülkiyet hakkını elinde tutarken, bu mülkiyeti  askeri hizmetler karşılığında tımarlara aktarıyordu, tımarın doğrudan üreticileri olan köylüler dayatılan zorlamalar ve kısıtlamalar ne olursa olsun, kalıtsal olarak tasarruf hakkına sahiptiler. Köylüler için bu tasarruf hakkı, köyün ortak malı değil, kişisel mülkiyet hakkı şeklinde ve miras bırakma hakkını da içeriyordu. İkinci olarak, üretimde farklı toplumsal grupların üretilen ürünleri bölüşüm yöntemlerine bakıldığında, hâkimiyet ve tabiiyet ilişkileri bu bölüşümü belirliyordu ve mülkiyet ilişkilerine dayanıyordu. Köylünün ürettiği artı ürüne doğrudan devlet değil, tımarlı sipahi çeşitli yöntemlerle el koyuyor, devlete bir bölümünü aktarıyor ve bu süreçte köylü devletten değil, sipahiden kendi payını alıyordu. Üçüncü olarak, köylünün emeğinin ürünlerini sahiplenme biçimi, asli bir belirleyici unsurdur. Köylü, kendi üretiminin oluşturduğu artı üründen sipahiye karşı sorumlu olduğu ayni, nakdi ve emek cinsinden ödemeler yapıyordu ve bu süreçte devlet mekanizması yerine sipahinin sahipliği söz konusuydu.[iv]

Bu anlamda feodal mekanizmaların nasıl işlediği de önemlidir. Osmanlı Devleti ekonomisi kuruluştan itibaren tarım dayalı olduğu için devlet için en önemli konu tarımsal artığa el konulmasıydı. Artığa el konulması için tımar ve iltizam sistemleri uygulanmıştır. Tımar daha çok yani Balkanlar, Batı ve Orta Anadolu’da kullanılırken, iltizam, imparatorluğun diğer bölgelerinde daha yaygındı. [v]

Bu noktada tımar ve iltizam sisteminin nasıl işlediğinin ayrıntılarına ve kısaca bakacak olursak; üç tür temellük biçiminde söz edilebilir;[vi]

-Hass-ı Humayun; Sultanın kendisinin doğrudan sahip olduğu mülkü ifade eder ve bu mülklerden elde edilen artık ürünler doğrudan saraya yönlendirilir. Bu mülklerdeki mültezim görevini de padişah haslarının yöneticileri yerine getiriyordu.

-Serbest Tımarlar; Padişah hasları dışındaki haslar ve zeametler, yani yüksek gelir getiren tımarlar, başkentte siyasi ve bürokratik görevlere sahip saray görevlilerine, taşradaki nüfuzlu kişilere ve ümeraya veriliyordu. Bu büyük tımarlara sahip kişilerin mali, idari ve hatta hukuki ayrıcalıklara dayalı geniş yetkileri vardı.

-Sipahi Tımarları; En kalabalık tımar grubunu oluşturan bu tımarlar kendi topraklarında ikamet ediyor, tımarlardan elde edilen gelirleri ve cezaların bir kısmını saraya aktarıyorlardı.

Görüldüğü gibi, hass-ı hümayun gelirleri doğrudan saraya aktarılırken, serbest tımarlar ve sipahi tımarlarından elde edilen gelirlerin bir bölümü köylülere geçimlik ücret, bir bölümü tımara ait askerlerin beslenmesi ve savaşa hazırlanması, bir bölümü de tımar sahibinin tasarrufuna bırakılıyordu. ATÜT iddiasının öne sürdüğü, gelirlerin tümünün merkezi devlete aktarıldığı iddiası böylece ortada kalan bir iddia durumuna geliyordu.

Böylelikle; Osmanlı Devleti’nin üretim tarzının ATÜT mü, FÜT mü olduğu konusundaki soru işaretlerini netleştirmiş durumdayız. ATÜT iddiasının, devlet mülklerinin tamamının sultana ait olduğu, mülk gelirlerinin tamamının saraya aktarıldığı, güçlü feodal beylerin olmadığı, köylünün tımar sahibi tarafından değil, saray tarafından sömürüldüğü, feodal beylerin mülkler üzerinde tasarruf sahibi olmadığı, miras bırakamadığı, köylülerin hiç toprak edinemediği gibi iddiaların doğru olmadığı anlaşılmıştır. Nitekim dönem ve isimlendirme farkı olmasına rağmen, Avrupa’da yaşanan feodalizmin bir benzerini, Osmanlı Devleti birkaç yüzyıl sonra feodal bey yerine ayanlarıyla, aristokratlar yerine saray bürokratlarıyla, serf yerine köylüleriyle birebir yaşamış, artı ürüne el koyma yöntemini ve tarıma dayalı sömürü sistemini birebir deneyimlemiştir.

 

 

[i] G.Bensussan. G.Labica. (2012) Marksizm Sözlüğü. Yordam Kitap

[ii] Bu beşli şematik tablonun içerdiği  ‘İlerlemecilik’ tartışmalarını başka bir yazıda değerlendireceğiz.

[iii] C.Aydemir. S.Yılma Genç (2011) ORTAÇAĞIN  SOSYOEKONOMİK DÜZENİ: FEODALİZM

[iv] Oğuz Oyan (2016). Feodalizmden Kapitalizme, Osmanlı’dan Türkiye’ye. Yordam Kitap s.80

[v] Gökhan Atılgan ve diğerleri. (2015). Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat. Yordam Kitap

[vi] Oğuz Oyan (2016). Feodalizmden Kapitalizme, Osmanlı’dan Türkiye’ye. Yordam Kitap s.47-51

Facebook Yorum

Yorum Yazın