Hayatın omuzlarına bıraktığı her darbeyi kimlik gibi taşırlar. Sanki geçmişte yaşadıkları o yara, onlara verilmiş bir nişanmış gibi. İyileşmek istemezler.
Çünkü iyileşmek, alıştıkları karanlığa ihanet gibi gelir.
O insanlar için su bile tatsızdır. Keyif almazlar. Bir bardak suyu içer ama içinde ferahlık aramaz; susuzluğunu giderir sadece. Gün ışığına çıkar ama yüzüne vuran sıcaklığı hissetmez.
Çünkü zihinlerinde bir sis vardır, neyi sevse eksik kalır, neye dokunsa boşlukta kaybolur.
Hayatın anlamı onlardan erken ayrılmış gibidir.
Belki çok kırılmışlardır, belki çok güvenmişlerdir, belki bir gün biri gelir iyileştirir sanmışlardır.
Ama sonra bir bakarsın, yarasına sarılmış uyuyor. Yarasını sarıp sarmalıyor, hatta ona kıyamıyor. ‘’Böyle de iyiyim’’ diyor, çünkü iyileşmek cesaret ister.
Ve ne acıdır ki, acının da bir konfor alanı vardır. Bazıları o konforu hiç terk edemez. Acısını bırakırsa kim olduğunu kaybedeceğini sanar. Hâlbuki bilmez ki, insan acısıyla değil; iyileştiğinde kim olmak istediğiyle anılır.
O insanlar anın tadını çıkaramaz, çünkü anın içinde kendilerini göremezler.
Dünü omuzlarında, yarını kaygılarında taşırlar. Geleceğe huzurlu, güvenli bakamazlar.
‘’Şu an’’ onlar için hep yabancıdır.
Ama yine de söylemek gerekir: Hayat anlamını kaybedenlere değil, anlamı yeniden arayanlara karşı cömerttir.
Yara iyileşmek için vardır, kapanmak için vardır.
İnsan kendini ona sararak değil, ondan özgürleşerek büyür.
Belki bir gün o insanlarda başlarını kaldırıp gökyüzüne bakar.
Ve fark ederler:
Karanlık yalnızca hatırlamayı seçtikleri yerdedir.
Hayatın geri kalanı hala onları bekliyordur