Adı Konmayan İlişkiler Mezarlığı

Belirsizlik, insan ruhunun en sessiz ama en derin yaralarından biridir. Gürültüsü yoktur; bağırmaz, çağırmaz. Ama tam da bu yüzden insanı içten içe kemirir. Ne olduğunu bilmediğin, neye dönüştüğünü kestiremediğin ilişkiler… Bir adım ileri mi, yoksa çoktan geri mi düşüldü, anlayamadığın bağlar… İşte insanı en çok yoran da budur: Adını koyamadığı şeylere anlam yüklemeye çalışmak.

Hayat zaten başlı başına bir bilinmezler denizi. Yarın ne olacağını bilmiyoruz, hangi kapının neye açılacağını kestiremiyoruz. Böyle bir dünyada insanın sığınabileceği en temel liman, ilişkilerindeki netliktir. Kimin hayatında ne kadar yer kapladığını bilmek, hangi duygunun karşılıklı olduğunu hissetmek… Bunlar lüks değil, ruh sağlığının temel ihtiyaçlarıdır.
Belirsizliğin olduğu yerde insan, kendi kendine hikâyeler yazmaya başlar. “Belki böyledir”, “Aslında şunu demek istemiştir”,

“Zamanla düzelir”… Oysa çoğu zaman gerçek, bu ihtimaller kadar nazik değildir. Gerçek çoğu zaman nettir ama biz görmek istemeyiz. Çünkü netlik bazen kaybetmek demektir; belirsizlik ise umutla oyalanabilme hakkı tanır.

Ama işte tam da burada bir kırılma yaşanır. İnsan, umutla oyalanmanın mı yoksa gerçekle yüzleşmenin mi daha az acı verdiğini sorgulamaya başlar. Ve çoğu zaman geç de olsa anlar: Belirsizlik, kesin bir kayıptan daha ağırdır. Çünkü kesinlik bir son getirir; belirsizlik ise bitmeyen bir bekleyiş.

Bu yüzden bazı insanlar için bir noktadan sonra netlik bir tercih değil, bir zorunluluk haline gelir. “Beni nerede konumlandırdığını bilmiyorsan, ben kendimi oradan çıkarırım” demek, bir gurur meselesinden çok bir kendini koruma refleksidir. Çünkü insan, değersiz hissettiği yerde değil; değerinin belirsiz bırakıldığı yerde tükenir.

Hayatımızdan insan çıkarmak kolay değildir. Hele ki bir zamanlar anlam yüklediğimiz, anılar biriktirdiğimiz kişiler söz konusuysa… Ama bazen kalmak, gitmekten daha büyük bir kayıp yaratır. Sürekli sorgulamak, sürekli emin olmaya çalışmak, sürekli bir işaret beklemek… Bunlar insanın iç huzurunu yavaş yavaş tüketir.

Netlik ise her zaman rahatlatıcı değildir ama özgürleştiricidir. En azından neyle karşı karşıya olduğunu bilirsin. Yas tutarsın, toparlanırsın, yoluna devam edersin. Belirsizlikte ise ne tam üzülürsün ne tam sevinirsin; askıda kalırsın. Ve insan ruhu, askıda kalmaya tahammül edebilecek şekilde yaratılmamıştır.

Bu yüzden belki de en büyük cesaret, belirsizliği romantize etmeyi bırakmaktır. “Zamanla olur”, “Bir şeyler değişir” demek yerine, olanı olduğu gibi görmek… Ve gerektiğinde kendin için kapıyı kapatabilmek.

Çünkü bazı kapılar, ardında ne olduğunu bilmediğin için değil; seni sürekli eşikte beklettiği için kapanmalıdır.