İşin en tehlikeli tarafı da burada başlıyor. Çünkü mesele bir partinin, bir görüşün ya da bir ismin hatası değil. Mesele, siyasetin yerelde ahlaki zemin kaybetmeye başlamasıdır. Ve bu kayıp, sandıkta verilen oyun ötesinde bir anlam taşır.
Belediyeler, vatandaşın devleti en yakından hissettiği yerlerdir. İçtiği sudan bindiği dolmuşa, yürüdüğü kaldırımdan çocuğunu gönderdiği parka kadar her şeyin merkezinde yerel yönetimler vardır. Hal böyleyken, bu makamları işgal eden kişilerin sadece idari değil, ahlaki sorumlulukları da ağırdır.
Bugün gelinen noktada görüyoruz ki; adayların projeleri konuşuluyor, vaatleri tartışılıyor, hatta siyasi kimlikleri üzerinden kutuplaşmalar yaşanıyor. Ama en temel mesele çoğu zaman göz ardı ediliyor: Bu insanlar gerçekten güvenilir mi?
Ahlak, seçimden sonra hatırlanacak bir detay değildir. Ahlak, en başta aranması gereken şarttır. Çünkü denetimin zayıf olduğu yerde vicdan devreye girer. Vicdan yoksa, yasa da çoğu zaman yeterli olmaz.
Artık seçmenin de kendine şu soruyu sorması gerekiyor: “Ben sadece hizmet mi istiyorum, yoksa dürüst bir yönetim mi?” Çünkü biri olmadan diğerinin kalıcı olması mümkün değildir.
Siyasette temizlik, yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya başlar. Yani sandıkta.
Unutmayalım: Ahlakın partisi olmaz. Ama ahlaksızlığın bedelini her partiye oy veren vatandaş öder.