Adı güzel, hissi sıcak, kulağa hoş gelen bir kavram. İnsan bazen yürüdüğü yolda kendisine eşlik eden bir ses arar; ‘’yanındayım’’ diyen bir nefes, omzuna düşen bir sıcaklık… Bu yüzden sevilmek cazip gelir. Fakat asıl mesele, o sevginin içinden geçip kalbe temas eden daha derin bir soruda gizlidir:
‘’Peki, beni anlıyor musun?’’
Bugünün hızlı, yüzeysel ve tüketimle yoğrulmuş dünyasında anlaşılmak, adeta lüks segment bir duygu haline geldi. Öyle ki, çoğu insan sevginin vitrinine bakıp geçiyor ama anlayışın kapısından içeri adım atmıyor. Belki hasbelkader sevilirsin; biri seni beğenir, özler, arar ya da değer verdiğini söyler. Ama seni gerçekten duyan, kelimelerinin altındaki çatlağı fark eden, susuşlarının sesini bile okuyan biri kaç kişidir? İşte asıl meçhul bu.
Çünkü sevilmek çoğu zaman gösterişle karışır; ama anlaşılmak mahremdir, çabasızdır, içten gelir. Sevilmek senin varlığınadır; anlaşılmak ise senin özünedir.
Birini anlamak, onun dünyasına incitmeden girebilmektir. Kırılganlıklarını bilip, üzerine basmamayı marifet sanmaktır. ‘’Ben seni duydum’’ diyebilmektir, ‘’haklısın’’ demeden bile.
Ve insan, hayatta en çok anlaşabildiği kadar mutlu olur.
Sevildiğini bilmek geçici bir coşku, ama anlaşıldığını hissetmek derin bir huzurdur.
Gün gelir öyle birine rastlarsın ki, kelimeler bitse bile seni tamamlar.
Cümleni yarım bıraksan, devamını o getirir.
‘’Niye kırıldın ki şimdi?’’ diyenler olur; bir de sadece bakıp ‘’kırıldığını gördüm’’ diyenler.
İşte aradığımız şey tam olarak budur:
Gösterenle değil, gören; konuşan değil, duyan; seven değil, anlayan…
Çünkü anlaşılmak;
Bir omuz, bir ev, bir liman gibidir. Seni dış dünyanın hengâmesinden çekip kendi iç huzuruna teslim eder.
Sevilmek güzeldir evet… Ama anlaşılmak, insan ruhunun en pahalı konforudur.
Sevilmek ısıtır ama anlaşılmak iyileştirir. Bizi yaşama bağlayan şey gürültüler değil, kalbimizi fısıltısıyla duyan o bir kişinin varlığıdır.