Anne, ölmek ne demek?..

Anne benim babam yok mu? diye sordu Seyit çocuk. 8 yaşındaydı.

“Var yavrum,” dedi duraksayarak anne. Gerçeği söyleyip söylememekte kararlı değildi daha. “Vardı yani…” diye sürdürdü sözünü.

“Peki ne oldu?” diye sordu çocuk.

Yalan söylemekten bıkmıştı kadın. Söyleyecek yeni yalanlar da bulamıyordu artık.

“Baban savaşa gitti yavrum…” dedi.

“Ne zaman dönecek anne, babam?”

“Dönmeyecek yavrum.”

“Dönmeyecek mi? Neden?”

“Çünkü baban öldü yavrum.”

Çocuk çok şaşırmıştı.

“Öldü mü? Ölmek ne demek anne?”

Kentte kalan son komşular, bulabildikleri araçlara yükledikleri çok önemli eşyalarını alarak kenti aceleyle terk ediyorlardı.

O sırada engin uçan bir uçak geçiyordu üstlerinden. Seyit tatlı tatlı gülümsedi. El salladı uçağa. Uçak bombalar yolladı karşılığında ona. Uçaktan düşen bombanın parçalarından hiç biri çocuğa dokunmadı. Belki de kendisine el salladı diye dokunmadı.

“Ölmek… Ölmek…” diye kekeledi anne. Sonra sustu. Bir daha hiç konuşmamak üzere hem de.

Anne çocuğuna ölmenin ne demek olduğunu anlatamadı ama gösterdi.

Ölüm yağmurlarından bir damla da anneye dokunmuştu.

Anne öldü.

Çocuk annenin ansızın hareketsiz kalmasına şaştı.

“Anne, ne oldu sana? Uyudun mu? Kalk anne? Kalksana. Gündüz uyunur mu? Hani bana ölümü anlatıyordun.”

Annenin göğsüne saplanan bir şarapnel, kadının gömleğini kırmızıya boyamıştı.

Çocuk sordu:

“Ölmek bu mu yoksa anne?”

Anne artık cevap veremezdi.

Çocuk onun başında bir süre bekledi. Bir iki sarstı kadının giderek soğuyan, katılaşan bedenini.

Annenin kalkmaya niyeti olmadığına karar veren çocuk kalktı. Onun uzun zamandan beri izin vermediği şeyi yapmaya karar vardı. Müslümgilin terk ettikleri eve yürüdü.

Kapı kilitli değildi. Aradıklarını çabuk buldu . Hepsi de Müslüm çocuğun odasındaydı.

Önce topa saldırdı. Topu pat pat yere vurdu bir iki. Bunu yapabilmenin sevincini duydu. Topu havaya attı. Geri tutamadı. Yerden alıp bir daha havaya attı. Bu kez yakaladı.

Top oynamaktan çabuk usandı Seyit.  Renki bir karton buldu. Bir yaz-bozdu bu. Kartonu eline alınca yap-boz dağıldı. Yapmaması gereken bir şeyi yapmış olduğunu düşündü. Düşen parçaları yeniden yerine yerleştirmeye çalıştı.

Uzun süre uğraştıysa da bunu başaramadı. Kartonu olduğu yere bırakıp başka oyuncaklar aradı.

Radyoyu gördü. Düğmeyi çevirdi. Bir ses duyuldu.

“Hükümet güçleri asilere büyük kayıp verdirdi…” dedi ses. “Hükümet güçleri kenti yeniden ele geçirmek üzere ilerlemeye başladı.”

“Uçakla, top ateşleriyle kent sürekli vuruluyor.”

“Kentte büyük bir sessizlik egemen.”

“Hayalet bir kent artık burası. Artık hiç kimse yaşamıyor gibi orada.”

Ses korkuttu Seyit’i, düğmeyi geri kapatmak aklına gelmedi. Sesi duyulmasın diye onu yastığın altına sakladı.

 Asiler kendileri miydi acaba?

Babasını öldürenler, annesini uyutanlar mıydı?

Bir sürü renkli kitap buldu. Hepsine de çabuk çabuk baktı. Kitapları göğsüne bastırdı. “Bunlar benim olsa,” gibi düşünceler geçti içinden.

Tam o sırada akordiyonu keşfetti. Küçük bir akordiyondu bu. Kuşağını omzuna geçirdi, kucağına yerleştirdi onu. Körüğünü sonuna kadar açtı. Tuşlara basarak yavaş yavaş gerilmişliğini azalttı körüğün. Hiçbir şeye benzemeyen sesler çıktı akordiyondan.

Bu sesler o kadar güzel geldi ki çocğa… Bir süre çalıp durdu akordiyonu. Sonra aldığı yere bıraktı onu.

Bir sünger buldu ganimetler arasında Seyit. Bunun nasıl kullanıldığını biliyordu. İçine yerden aldığı boş bir kurşun kovanını yerleştirip sağlam kalabilmiş tek camını hedef aldı evin. Süngeri gerdi, kurşunu bıraktı. Cam, kırılarak şangırtıyla yere döküldü.

Bulduğu ganimetleri alıp kendi evlerine taşımayı dündü bir an. Ama evleri güvenli değildi. Çünkü ne kapısı ne pencereleri ne de çatısı vardı artık. Yıkık bir iki duvarı vardı yalnızca.

Hem bunları alıp götürmeye hakkı da yoktu zaten. Vazgeçti. Usul usul bahçeye çıktı. Birden onu gördü: Bir ağaca dayalı duruyordu arkadaşı Müslüm’ün bisikleti!

Almaya hakkı olup olmadığın filan düşünmedi. Koştu gidonuna yapıştı bisikletin, sımsıkı tuttu gidonu.

Bisiklete binmeyi biliyordu Seyit. Müslüm’den yalvara yakara arada bir izin alır, azıcık binerdi. Böyle böyle öğrenmişti bisiklet kullanmayı.

Atladı bisiklete. Kent dışına doğru pedal çevirmeye başladı.

Tam o anda engin uçan uçak yeniden görüldü. Bombadan armağanlar bıraktı aşağıya. Bir şarapnel de gelip bisikletteki Seyit çocuğu buldu.

Önce bir şey anlamadı Seyit çocuk. Güçlükle de olsa pedalını çevirmeyi sürdürdü bisikletin. Sonra giderek acı duymaya başladı.

Canı bedeninden çekilir gibiydi. Sevinçle seslendi, duyabileceğini umarak annesine:

“Ölmeyi anladım anne…” dedi.

Bisikletten yuvarlandı. Hareketsiz kaldı.

“Hareketli son hedef de vuruldu. Kent artık temiz…” diye konuştu radyodaki ses. Ama o sesi duyabilecek hiç kimse yoktu artık.