Çünkü insan, vicdanıyla yüzleşmek yerine çoğu zaman bir suçlu arar. Hatasını kabul etmek, özür dilemek ve sorumluluk almak cesaret ister. O cesaret olmadığında ise gerçekler eğilip bükülür, yaşananlar farklı anlatılır ve sonunda mağdur olan kişi bile kendini suçlu hissetmeye başlar.
Oysa bir insanın sizi suçlaması, her zaman sizin suçlu olduğunuz anlamına gelmez. Bazen bu, karşı tarafın kendi yükünü taşımayı reddettiğinin göstergesidir. Kendi vicdanını susturmanın en kolay yolu, başkasının vicdanını rahatsız etmeye çalışmaktır.
Hayatın en yorucu mücadelelerinden biri, işlemediğiniz bir suçun savunmasını yapmaktır. Sürekli kendinizi açıklamak, niyetinizi ispatlamaya çalışmak ve gerçeği anlatmak… Bir süre sonra insan, "Acaba gerçekten ben mi hata yaptım?" diye düşünmeye başlar. İşte tam da bu noktada manipülasyon amacına ulaşır.
Fakat gerçeklerin ilginç bir huyu vardır: Üzeri ne kadar örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, er ya da geç ortaya çıkar. Vicdanın sustuğu yerde zaman konuşur. İnsanlar unutabilir, hikâyeler değiştirilebilir ama yaşanmış gerçekler silinmez.
Bu yüzden herkesin öğrenmesi gereken önemli bir ders vardır: Her suçlamayı sahiplenmek zorunda değilsiniz. Her yanlışın yükünü omuzlamak zorunda değilsiniz. Başkasının kaçtığı sorumluluğu siz taşımak zorunda değilsiniz.
Olgunluk, her tartışmayı kazanmak değildir; hangi yükün size ait olmadığını bilmektir. Huzur da bazen kendinizi anlatmayı bırakıp, gerçeğin zamana emanet edilmesine izin vermektir.
Çünkü karakter, hatasız olmak değildir. Karakter; hata yaptığında kabul edebilmek, özür dileyebilmek ve sorumluluk alabilmektir. Vicdanı güçlü insanlar bunu yapar. Vicdanından kaçanlar ise suçu hep başkalarında arar.
Ve unutulmamalıdır ki; size atılan her suçlama, sizin gerçeğiniz değildir. Bazen o suçlama, yalnızca karşı tarafın yüzleşemediği kendi gerçeğinin yansımasıdır.