‘’Aşk iyi hissettirmek için gelmez, seni yeniden düzenlemek için gelir.’’
Bize hep aşkın bir tür mutluluk projesi olduğu öğretildi. İyi hissettirmeli, eksikleri kapatmalı, yaraları sarmalı, hayatı kolaylaştırmalı… Oysa aşk çoğu zaman tam tersini yapar. Kolaylaştırmaz, zorlaştırır. Tamamlamaz; eksiltir. Sarmadan önce açar.
Aşk geldiğinde düzen bozulur. Alışkanlıklar yerinden oynar, suskunluklar konuşmaya başlar. Kaçtığın yüzleşmeler önüne dizilir. ’’Ben buyum’’ diye savunduğun şeylerin ne kadar savunma olduğunu fark edersin. İşte tam bu yüzden aşk rahatsız eder. Çünkü seni konfordan değil, maskenden çıkarır.
Gerçek aşk, seni olduğun yerde sevmez. Seni olabileceğin yere çağırır. Bu çağrı romantik değildir; cesaret ister. Sabit kalmayı değil, değişmeyi talep eder. Bazen sumayı öğrenmeni, bazen konuşmayı. Bazen gitmeyi, bazen kalmayı. En çok da kendine dürüst olmayı…
Aşk iyi hissettirmek zorunda değildir. Çünkü iyi hissettiren her şey iyileştirmez. Bazı duygular önce can yakar, sonra şifa olur. Aşk da böyledir. Seni yıkmadan inşa etmez. Eski düzenini dağıtmadan yeni bir iç mimari kurmaz.
Bu yüzden bazı aşklar ‘’olmadı’’ sanılır. Oysa olmuştur. Sadece kalıcı olmak için değil, dönüştürmek için gelmiştir. Seni sen yapan yanlış ezberleri kırmak, sınırlarını yeniden çizmek, değerini hatırlamak için…
Aşk bir ödül değildir. Bir sınavdır. Ve herkes geçmek zorunda değildir.