Hepimizin düşleri, aşkları vardır, her birimiz kafamızda bir dünya kurarız, dünyamızın bahçesinde kırlarda koşan çocuklar gibi oynarız. Bazen düşler bizi üzer, bazen de neşelendirir. Mutluysak, mutluluk küçük damlalarla birikmiştir düşlerimizde. Toplumu insanı, yaşamı ve doğayı severiz. İyi ki doğduk, iyi ki dünyaya geldik, yaşıyoruz, dostlarımız var, arkadaşlarımız var, ailemiz var, sevgilimiz var, ya da çevremizde sevebileceğimiz insanlar var. Yeter ki çaba gösterelim. Düşlerimizi gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır, uyanalım ve sevebileceğimiz birine ellerimizi uzatalım.
Aşkın mevsimi yoktur, her ne kadar ilkyaz’ la anılsa da, aşk kara kış içinde de sizi bulabilir. Buzlu kaldırımlarda elindeki kitapları yere saçılıp düşme tehlikesi yaşayan bir karşı cinsi kolundan yakalayarak son anda kurtardınız ve yere düşenleri birlikte toplamaya başladınız, göz göze geldiniz ve kendiliğinden bir güven oluştu, aniden sizi çaya davet etti, gitmez misiniz ? Neden olmasın? Olmaz demeyin, aşk her an kapınızı çalabilir… ( önerim, elinize kitap alıp size çarpacak birini bulmaya çalışmayın.)
İki insan birbirini seviyorsa özel bir günün ne önemi var? İnsan sevdiğine sevdiğini her an belirtebilmeli. Sevgi bir insanın beynini bir bölümünün başka biri tarafından işgal edilmesidir, işgalcidir ve aşk kurallar, kalıplar arasına konulamaz. Aşk izafidir, yorumu kişiye göre değişir. Kimine göre aşk sevgiden önce gelir, önce aşık olunur sonra sevilir. Kimine göre sevginin son aşamasıdır, doruktur, doyumdur, mükemmelliktir. Aşk dokunmaktır, gözlerine bakabilmektir, ellerini tutabilmektir, kendini rüzgara bırakabilmektir, yelken açmaktır, yanındayken özlemektir.
İnsan çevresinde bir çok kişiye aşık olur, mermilerin isabet ettiği yer beyindir, her mermi insanı ayrı yaralar, eğer o mermilerden biri kalbinize isabet etmişse beyninizde ki yeri de yeşerir, yakalanan farklı bir frekanstır, iki insan arasında özel bir iletişimdir, ilk cemredir, artık yerine başkasını koyamazsınız, aşk yerine başkasını koyamamaktır.
Sonrası emek vermek, paylaşmak, müştereklerde buluşabilmek, iki kişilik düşünmeyi öğrenmek, bunlar yerini sevgiye bırakır, içinde cinsel uyanışı da bulunduran sevginin sürekliliği aşktır.
Aşkta mekan yoktur, sevgili yanında olduktan sonra “ ha Çemişkezek, ha Ankara “.
Aşk uyku kaçırır, usunuzu biri işgal ediyorsa uyumak ne kadar saçma bir şey…
Aşkın sarhoş edici özelliği vardır, ellerinizi bir yere koyamazsınız, ayaklarınız dolaşır, gitmekle kalmak arasındasınızdır, nabzınız yükselir, aşk sarsıcıdır, sarsılırsınız.
Aşk yabancılaştırıcıdır, toplum yaşayamıyorsa, aşkı bilmiyorsa sizi soyutlarlar, “dokunmayın o aşık “ sözünü sık duyarsınız, o toplumda aşkı yaşamak cesaret ister, aşkın özü cesarettir.
Aşk yakıcıdır ve kalıcıdır, dumanını gizleyemezsiniz, ateşe, kora, küle dönüşmesi ondandır. Zamanla kül eşelenince tekrar kora dönüşebilir. Külleri eşeleyip eşelememeniz elinizde değildir, izi kaybolmaz, hep bir yerlerde tüten bir dumanı vardır...
Aşk diyet yaptırır, yemeden-içmeden kesilirsiniz, karşılıksız aşıksanız düzenli beslenemezsiniz, hasta bile olabilirsiniz, halk deyimi ile “ bir kuru, bir kemik ” kalırsınız.
Aşk sizi katil edebilir, birine aşıksanız, aşık olduğunuz kişiye başka biri de aşıksa o kişiyi belki günde on defa öldürürsünüz. (fiziki ölüm kast edilmemiştir) Ya da sırf bu yüzden usunda sizi öldüren birileri vardır.
Aşk şizofrendir, olaylar karşısında nasıl tepki verileceğini bilemezsiniz, aşk biraz delidir.
Bir yerlerde Cezmi ERSÖZ’ ün aşk hakkında düşüncelerine rastladım, paylaşmamak elde değil.
“ Aşkta yarın yoktur sevgili. Aşk bu dünyanın ölçüleri ile açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir yerde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekleri vardır sevgili, insan bir başka ışığa teslim olur…
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar. İnsan korkusuz olur, daha derin anlamaya başlar. Bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileri ile buluşur. Yükü çok ağırdır, kendi içinde buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın hem de tam ortasında.
Hindistan’ da, Ganj Nehrinin kıyısında yıkılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de. Newyork’ da bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki ama o çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yinede.
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da bir ilgisi yoktur sevgili. Kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrı ile hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan…
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye…
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinde o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocukları da. Orada üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya…
İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendisini anlatamaz, evlere kapanır…
Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilen aşkların sızısıdır bu. Bu sızı bu yenilgiyi mevsimlerle, yıllarla devredilir başka insanlara… Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi…
İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi…