Bugün toplumdaki yozlaşmayı tartışıyoruz. Ahlaki çöküşü, liyakatsizliği, öfkeyi, şiddeti, çıkar ilişkilerini konuşuyoruz. Oysa bana göre bütün bunların altında yatan ve çok daha fazla konuşmamız gereken başka bir mesele var:
Bir ülkeyi, bir devleti, bir milleti yönetmeye talip olan insanlar kim?
Siyasete kimler giriyor? Kimler siyaset yapıyor? Kimler yalnızca birilerinin gölgesinde yürüyerek siyasette kendisine yer buluyor? Kimler fikir üretiyor, kimler proje geliştiriyor, kimler gerçekten bu ülkenin geleceğine dair söz söyleyebilecek birikime sahip?
İşte asıl tartışmamız gereken mesele bu.
Siyaset, herkesin eline bırakılabilecek kadar basit bir iş değildir.
Siyaset; bir fotoğraf karesine girmek, bir makam kartvizitine sahip olmak, birilerinin yanında görünmek, etiket taşımak ya da güçlü bir ailenin, paranın veya çevrenin desteğiyle makam elde etmek değildir. Siyaset, devlet yönetme sorumluluğudur.
İki gün önce Gaziantep'te Yeni Parti Milletvekili Melih Meriç'e yönelik bıçaklı saldırı gerçekleşti. Olayın ardından saldırıyı gerçekleştiren kişinin Meriç'in partisinden olduğu ve olayın parti içi anlaşmazlık bağlamında yaşandığı yönünde açıklamalar yapıldı. Olayın hukuki boyutunu elbette yargı değerlendirecek.
Ancak bu olayda siyaset açısından hepimizin sorması gereken başka bir sorusu var:
Siyasetin içine kimleri alıyoruz?
Bir insan, öfkesine hâkim olamıyor, şiddete başvuruyor ve siyasi yapının içinde yer alıyorsa, burada yalnızca bireysel bir davranışı mı tartışacağız?
Yoksa o kişinin siyasete hangi yollarla girdiğini, kim tarafından desteklendiğini, hangi nitelikleri taşıdığını da sorgulayacak mıyız?
Siyaset yalnızca sandıkta oy almak değildir.
Siyaset aynı zamanda temsil sorumluluğudur.
Bir insanın toplum adına söz söylemesi, karar mekanizmalarında yer alması ve insanları temsil etmesi için belirli bir siyasi ve ahlaki yeterliliğe sahip olması gerekmez mi?
Bu soruların cevabını artık yüksek sesle konuşmamız gerekiyor.
Burada özellikle altını çizmek istiyorum: Benim meselem A partisi veya B partisi değil.
Bugün bir partide, yarın başka bir partide karşımıza çıkabilen bir anlayışı eleştiriyorum.
Siyaseti kendi gücüyle, ailesinin nüfuzuyla, parasıyla veya çevresiyle şekillendirmeye çalışanlardan söz ediyorum. Birilerinin “Gel” demesiyle gelen, “Git” demesiyle giden; kendi fikri olmayan, kendi iradesini ortaya koyamayan, yalnızca birilerinin alkışını yapmakla siyasette yer edinen insanlardan söz ediyorum.
Memurdan daha fazla siyasetçiden neden daha az nitelik bekliyoruz?
Bir memur olmak için üniversite eğitimi yetmiyor. Sınavlara giriliyor. Mülakatlar yapılıyor. Bazı mesleklerde farklı aşamalardan geçiliyor.
Peki milyonlarca insanın hayatını etkileyen kararları alacak siyasetçiler için neden aynı hassasiyeti göstermiyoruz?
Elbette siyasete girmek için akademik bir diploma şartı getirilmesini savunmuyorum.
İyi siyasetçinin ölçüsü yalnızca diploma değildir.
Ama bilgi, birikim, ahlak, liyakat, özgüven, fikir, proje, kamu yararı anlayışı ve sorumluluk duygusu neden siyasetin olmazsa olmazları olmasın?
Bir insanın siyaset yapabilmesi için yalnızca güçlü bir soyadı, ekonomik gücü, çevresi veya birilerinin referansı yeterli olmamalı.
Siyaset tabandan tavana doğru nitelikli insanların emeğiyle yükselmeli.
Çünkü siyaset sadakat yarışması değil, fikir yarışmasıdır.
Siyasetçinin görevi bir kişinin peşinden gitmek değil, gerektiğinde kendi partisinin içinde bile doğru bildiğini söyleyebilmektir.
Gerçek siyasetçi, liderinin karşısında eğilen değil; gerektiğinde liderine de “Bu yanlış” diyebilen kişidir.
Çünkü demokrasi, alkışlayan insanlardan değil; düşünen, sorgulayan ve gerektiğinde itiraz edebilen insanlardan güç alır.
Siyasetin tabanında liyakatsiz insanlar, tavanında ise vitrini süsleyen niteliksiz isimler olduğu sürece siyaset Firavun'un sarayına dönüşür.
Saray büyür. Duvarlar yükselir.
İçeridekiler dışarıdaki hayatı görmemeye başlar. Ve halkın gerçek sorunları o duvarların arkasında kaybolur.
Burada sormak istiyorum peki o sarayın karşısında kim duracak?
Elbette Musa'lar. Elbette biz...
İtiraz etmeyen, yanlış karşısında susan, yalnızca kendi çıkarını düşünen bir toplumda Firavunlar hükmetmeye devam eder. Siyaseti halk için değil, koltuk için yapanlar da kendilerine alan bulmaya devam eder.
Artık her seçmenin kendisine sorması gereken çok basit bir soru var: “Benim oyum çöp mü?”
Ben neden hiçbir fikri olmayan, hiçbir proje üretmeyen, toplum adına söyleyecek sözü bulunmayan birini sırf birilerinin yakını olduğu için parası olduğu için ailesi ve etiketi olduğu için seçeyim? Benim oyumun bir değeri yok mu?
Oy, yalnızca bir tercih değildir.
Oy, topluma emanet edilen bir yetkidir. O yetkiyi kime verdiğimiz, nasıl bir ülke istediğimizi de gösterir. Siyaseti temizlemek zorundayız
Bugün siyasetin ihtiyacı daha fazla slogan değil, daha fazla nitelikli insan.
Bu ülkenin geleceğine gerçekten kafa yoran, gecesini gündüzüne katan, makamdan önce memleketi düşünen insanları var.
O insanları siyasetin dışında tutmak yerine, siyasetin merkezine taşımalıyız.
Çünkü siyaset nitelikli insanlardan uzaklaştıkça toplum da bunun bedelini ödüyor.
Ve bazen bu bedel yalnızca kötü yönetim olmuyor. Siyasetin içindeki kir, yine siyasetin kendisini vuruyor.
Melih Meriç'e yönelik saldırı üzerinden tartışmamız gereken meselelerden biri de tam olarak budur.
Çünkü siyaset, ayak üstünde duran herkesin üzerine basıp yükseldiği bir merdiven değildir.
Siyaset; devlet, millet ve gelecek sorumluluğudur.
Bu nedenle artık siyaseti liyakatsizlerden, fırsatçılardan, belden aşağı çalışanlardan, menfaatçilerden ve siyaseti kişisel çıkar aracına dönüştürenlerden arındırmanın zamanı gelmedi mi?
Bence geldi de geçiyor.
Siyaset temizlenmeden toplum temizlenmez.