Ömrümün üç buçuk yılına denk gelen zamanını hastanede yatarak geçirdim.
Bunun 186 günü 2006 yılındaydı. Bu şekilde zorlu bir yaz mevsimini daha geçiriyordum.
…
Sol el işaret parmağımın kemiği hiç kalmamış, erimişti.
Parmak kısacık et yığınıydı.
Yatışımın haftasına ameliyat oldum. Osteomyelit riskinin kalmaması için parmak, en dipten çıkarıldı. Devamı tedavide, damardan antibiyotik verildi. Yirmi sekiz gün sonra taburcu oldum.
Elimin ameliyat öncesi akıntılı bölümü dışında, ameliyat yarası kapandı. Ama akıntının olduğu bölge kapanmıyordu. İki ay sonra lokal anestezi ile yeniden yara açılıp, kist alındı. Patoloji sonucu, inküzyon kisti (Hücre içinde bulunan mikrozom, virüs, pigment granülleri, yağ damlacıkları gibi cisimler) geldi.
Acı tam geçmiyor, yara aynı yerden tekrarlıyordu. Eylül ayında (genel anestezi), kasım, ocak, mart (lokal anestezi) yara yeniden açıldı, sonuçlar aynıydı. Haziran ayı genel anesteziyle yeniden ameliyat oldum.
Her şey çok güzel geçti. Dikişler alındı. Tam olayı bitirdik, diye düşündüm, enfeksiyon çıktı. Kültür sonucunda gelen enfeksiyon, hastane mikrobuydu. O yönde onarıcı tedaviler başlandı. On beş gün iyiydim sonra enfeksiyon tekrarladı.
Yeniden hastaneye gidiş ve kültür…
Sonuç hep aynıydı.
Bu boyutta ameliyatların ya da biyopsilerin alınma sayısı zamanla onları geçecekti.
Ortopedi bölümü acıyla doğrudan ilişkili bölümdü.
Değişik yaşlardaki insanların acı ile bakan yüzleri ve sesleri birbirine karışır.
Nelerin olup bittiğini bilmeyen bebekten, yaşlıya kadar dertler karışır.
…
Hüzünlü ve çaresiz gözleri dile gelir.
Ortak dilleri, yakınlık bağları sessiz sesleridir.
…
2008 sonbaharında yaranın görüntüsü değişmişti.
Gül şeklindeydi.
…
Dermatologların ve ortopedistlerin ortak görüşü, yara ya ender görünen mantar ya da kanserden yanaymış. Ne olduğunun tam anlaşılması için ameliyathane ortamında biyopsi alınacaktı. Doktorum biyopsinin gecikmesini istemiyordu. Üç gün sonraya gün verdiler.
Üç yıl gibi uzun süren üç gündü. Kasım ayının sonuydu ve evden uzaktaydım. Misafirhaneden zorunlu olmadıkça çıkmıyordum. Orada yemek yoktu. Kahvaltı yapıyordum. Zaman geçmek bilmiyordu. Ruhum kötüydü ve içimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Bir de Ankara’nın soğuğu vardı.
Silinmek istiyorum zamandan
Dün olmasın
Yarın da
Bugün hiç olmasın
Kendimi şiir yazmaya ve kitap okumaya zorluyordum. Aklıma ilk gelen dizeler dökülüveriyordu kalemimden. Sonra onları okurken her zamanki gibi ağlıyordum.
Bugün ağlamak istiyorum
Bilinenlerin silindiği gecede
Bilinmezliğin yazıldığı güne
Yine ağlıyordum.
Kaderime mi, acıma mı, zorluklara mı yoksa yalnızlığıma mıydı akan gözyaşım, bilmiyordum. İçimde garip bir ben dolaşıyordu. Boynu bükük.
…
Ameliyat günü geldi.
…
Ameliyat odası temizleniyordu. Kapının önünde bekletildim.
Yanımdan geçen bazı ameliyathane görevlileri selam veriyor ve geçmiş olsun dileklerini iletiyordu. Bu selam ve dilekler o an öyle çok güç veriyordu ki hastaya, sanki elinden tutup boşluktan çıkarıyordu.
…
Tanıdık ameliyat ekibimle yine bir acının ortaklığında buluşuyorduk. Onlar zorunlu acı veren ben ise zorunlu acı çekendim. Bu duyguyu hem hasta hem de sağlık ekibi çok iyi biliyorduk.
Acıya öteki ameliyat odalarından duyulan ağlama sesleri katılıyordu. Bütün acılar el ele verip büyüyorlardı. Ama her kişi kendi payına düşen acıyı çekiyordu.
…
Lokal anesteziyle uyuşturularak ameliyatım başladı.
…
Ben uyumadığım zaman çok sıkılıyordum. Bu nedenle ya türkü mırıldanacaktım ya da konuşacaktım. Zaman zaman her ikisini de yapıyordum. Doktoruma “Ben konuşurum hocam siz dikkate almayın,” derdim. Ama dikkate alırdı ve sohbetime katılırdı.
…
Doktorum başucuma geldi ve “Bitti Rahime hanım. Geçmiş olsun. Şimdi konuşalım ne diyorduk?” dedi. Aslında doktorumun konuşmaya hiç vakti yoktu. Diğer odadaki hasta onu bekliyordu. Benim ruhumu okşamak içindi, “Şimdi konuşalım” sözü.
Biyopsi yapılmış, alınan parça şişeye koyulmuştu.
…
Yol kenarından gelen ilk taksiyi çevirdim ve misafirhaneye gittim.
…
Yattım ama acıdan uyuyamıyordum. Dalar gibi oluyordum, kâbuslarla tekrar gözlerim açılıyordu. Ara ara kalkıp oturuyordum ve yine imdadıma şiir yetişiyordu.
Hıçkırıklarım semada
Hüzünle sarmaş dolaş.
Umutlarım vuruldu
Düşlerim çalındı
Benden gayrı kim bilir
Yok olduğumu…
…
Patolojiden sonucun ne geleceğinin, geleceğimin nereye gideceğini bilmemek, yaşamın en ağır yüküydü.
Ben neyle savaşacaktım?
Kendimi kuyuya atılmış gibi hissettim. Hem de çıkışı hiç olmayan bir kuyuya.
Eve döndüm. Aileme ve hiç kimseye kanser şüphesinden söz etmedim. Ama biyopsi alındığını biliyorlardı. Artık kanıksamışlardı… Rahime’de biyopsi yapılması dahil her şey olağandı. Kimse şaşırmıyor, ne olacak demiyordu.
Bir tek tanıdığıma “Galiba ben kanserim,” dediğimde de “Ol, senin için nedir?” demişti.
…
Bir öğle saatinde, telefonla patoloji sonucumu doktorumdan öğrendim.
Sonuç: “Skuamöz Hücreli Karsinom Hücreli Ca”.
Yani cilt kanseriydi.
…
Yüreğimin en ücra köşesinde bir tortu
Sülük gibi yapıştı
Tüketiyor
Tükeniyorum
Sevgiyle
Azraille Yolculuk, sayfalar, 46,… ,47