Eve gelmenim huzuru mesela…
Kapıyı kapatıp dışarıdaki kalabalığı geride bırakmanın o görünmez rahatlığı… Kimsenin senden bir şey açıklamak zorunda olmadığın o alan… Burası senin. Sadece senin.
Evi toplamak…
Dağınık bir alanı düzene sokarak aslında içini de toparladığını fark etmiyor çoğu insan. Her kaldırılan eşya, zihninden de bir yük eksiltir sanki. Düzen, sadece evde değil, insanın ruhunda da yer açar.
Güzel bir yemek pişirmek…
Kendin için. Sadece kendin için. Bir başkası beğensin diye değil, paylaşmak zorunda olduğun için değil… Sadece ‘’ben bunu hak ediyorum’’ dediğin için. İşte o an, insan kendine değer vermeyi öğrenir.
Duş almak…
Suyun altında sadece bedenini değil, günün ağırlığını da bırakmak… Akan suyla birlikte içindeki yorgunluğu da akıtabilmek… Belki de en basit ama en güçlü arınma hali.
Ve sadece kendi hayatına odaklanmak…
Başkalarının ne yaptığı, ne dediği, ne düşündüğü değil… ‘’Ben ne hissediyorum?’’ sorusuna dönmek. Çünkü huzur, başkalarının hayatını izlemeyi bıraktığında başlar.
İnsanlar çoğu zaman huzuru uzaklarda arıyor. Oysa huzur, akşam eve geldiğinde ayakkabılarını çıkarırken başlıyor.
Belki de mesele şu: Hayatı büyütmek yerine, hissetmeyi öğrenmek.
Çünkü huzur… Büyük şeylerde değil, fark edilen küçük anlarda saklıdır.
Sen kendi hayatını yaşamayı öğrenmediğin sürece, hiçbir hayat sana huzur vermez.