Aileler çocuklarını gönderirken sadece programı değil, “acaba” duygusunu da taşıdı. Çünkü son dönemde okullarda yaşanan sarsıcı olaylar, haber olmaktan çıkıp gündelik duygunun içine yerleşmiş durumda.
Ve bu ruh hali, 23 Nisan öncesinde toplanan meclis salonuna da sızmış durumda.
Ak Parti Meclis Üyesi Mehmet Ateş ise bu tablonun içinde en görünmez ama en çok soru bırakan profillerden biri. Meclis gibi tartışmanın, temsilin ve sorumluluğun merkezinde olmasına rağmen neredeyse hiçbir başlıkta yer almayan, sessizliğiyle var olan bir isim. Ama bu sessizlik, sadece kişisel bir tercih gibi okunamaz; çünkü temsil edilen makam bireysel değil kamusal bir sorumluluk alanıdır.
Çünkü o koltuk, sadece oturmak için verilen bir yer değil. O koltuk, konuşmak, katkı sunmak, şehir adına bir söz söylemek için var.
Sessizlik bazen bir tercih olabilir. Ama sürekli hale geldiğinde, artık bir eksikliktir.
Ve insan ister istemez şunu soruyor: Eğer bir meclis üyesi hiçbir başlıkta görünür değilse, hiçbir meselede söz almıyorsa, orada temsil gerçekten gerçekleşiyor mu?
Çünkü meclis dediğimiz yer sadece konuşulanların değil, konuşulmayanların da hesabının olduğu bir yer.
Yusuf Tekin’e fahri hemşehrilik verilmesi gündeme geldiğinde ise yükselen itirazı sadece siyasi bir tepki gibi görmek eksik kalır. Bu daha çok biriken kaygının, güvensizliğin ve “duyulma” ihtiyacının dışa vurumu gibi. Sesler yükseliyor, cümleler sertleşiyor… Halil Uğur ise bunun kişiselleştirildiğini söylüyor.
Ve belki de tam burada asıl mesele başlıyor. Tartışma hızla kişiselleşiyor; isimler öne çıkıyor, pozisyonlar keskinleşiyor. Oysa bu psikolojik olarak tanıdık bir zemin: mesele büyüdükçe onu taşıyan kişiler merkeze yerleşiyor, konu geri çekiliyor, kişi öne çıkıyor. Çünkü kişi üzerinden konuşmak, karmaşık olanı daha kolay hale getiriyor.
Bir de savunma biçimi var. İnsan savunduğu şeyle ne kadar özdeşleşirse, geri adım atmak o kadar zorlaşıyor. O noktadan sonra tartışma bir fikir alışverişi olmaktan çıkıp kimlik savunusuna dönüşüyor. Haklı olmak, anlamaktan daha önemli hale geliyor.
Bu durum meclisin iç dinamiğinde de kendini gösteriyor. Tartışma sert başlıyor ama bir noktadan sonra yön değiştiriyor. Az önce karşı karşıya gelenler kısa süre sonra el sıkışıp gülüşebiliyor. Bu bir uzlaşma değil; daha çok düellonun bitmesiyle gelen bir gevşeme hali. Sanki mesele neyi savunduğundan çok, o anın galibi olmak… haklı çıkmak değil, üstün çıkmak.
Ve bütün bu tabloyu bir araya koyduğunda geriye şu kalıyor:
Bir yanda korku, geri çekilme, güvensizlik…
Bir yanda tartışma, ama çoğu zaman sonuca değil görüntüye odaklanan bir dil…
Bir yanda sesini yükseltenler, bir yanda hiç konuşmayanlar…
Hepsi aynı sahnede.
Ve insan en sonunda şunu soruyor:
Biz gerçekten sorunları mı tartışıyoruz… yoksa o sorunların etrafında nasıl göründüğümüzü mü?