"Ne bereketli evlat doğurmuşsun annem..."
Bu cümleyi ilk duyduğumda bir övgü gibi geldi kulağıma. Sonra fark ettim ki içinde yılların yorgunluğu, kırgınlığı ve ince bir sitem saklı. Gerçekten de bereketli evlat doğurmuşsun annem.
Huyumu yediler, bitiremediler.
Suyumu yediler, bitiremediler.
Hakkımı yediler, bitiremediler.
Gülüşümü, iyi niyetimi, sabrımı yediler içtiler; yine de doymadılar.
Bazı insanlar vardır; sofrana oturur, ekmeğini paylaşır, dostluğunu alır. Bazıları ise daha fazlasını ister. Onlar senin zamanını yer, emeğini yer, sessizliğini yer. Bir teşekkür etmeyi bile çok görürken fedakârlığını kendilerine hak sayarlar.
İyi niyetli insanın kaderi biraz da budur galiba. Herkesi kendisi gibi sanır. Kırmayı bilmediği için kırılır. Hesap tutmayı bilmediği için hakkı yenir. İnsanları kaybetmemek için susar; sustukça da kendinden eksilir. Toplum olarak en çok tükettiğimiz şeylerden biri de birbirimizin iyi niyeti oldu. Bir insanın sabrını zayıflık, anlayışını mecburiyet, merhametini sınırsız bir kaynak sanıyoruz. Oysa hiçbir insanın kalbi tükenmez değildir.
Bir gün geliyor, insan aynaya bakıyor ve kendine şu soruyu soruyor: "Benden geriye ne kaldı?"
İşte o zaman anlıyor ki mesele ne para ne de mal mülk meselesi. Asıl kayıp, yıllarca başkalarına dağıtılan gülüşler, ertelenen haklar ve sessizce taşınan yüklerdir. Yine de annem, üzülme. Onlar benim sabrımı tüketmeye çalışırken sabretmeyi öğrendim. İyi niyetimi kullanırken insanları tanımayı öğrendim. Hakkımı yerken hakkın değerini öğrendim. Belki çok şey aldılar benden ama insanın özü, paylaştıkça eksilen değil; yaşadıkça güçlenen bir şeydir.
Demek ki gerçekten bereketli evlat doğurmuşsun annem.
Çünkü bunca şeye rağmen hâlâ insan kalabilmişim.