Bir zamanlar uğruna uykularınızı böldüğünüz, hayalini kurarken içinizin kıpır kıpır olduğu şeyleri düşünün. Belki bir meslek, belki bir şehir, belki de bir insan… O zamanlar size “tamamlanmışlık” hissi vaat eden ne varsa, bugün dönüp baktığınızda aynı şeyi hissettiriyor mu?
İnsanın arzuları sabit değil; zamanla değişiyor, dönüşüyor, hatta bazen kendi kendini inkâr ediyor.
Dün sizi ayakta tutan hayal, bugün omuzlarınıza yük olabilir. Çünkü hayaller genellikle eksik olduğumuz yerden doğar. Eksiklik giderildiğinde ise o hayalin taşıdığı anlam da yavaş yavaş çözülür. Bir zamanlar ulaşılması gereken bir zirve gibi görünen şey, ulaşıldığında sıradan bir manzaraya dönüşebilir.
Sorun hayal kurmakta değil. Asıl mesele, hayallerimizi donmuş bir kimlik gibi görmemizde. “Bunu istiyorum” dediğimiz anda, sanki hayat boyu aynı şeyi istemek zorundaymışız gibi davranıyoruz. Oysa insan değişir. Değiştiği için de dünün doğruları bugünün yüküne dönüşebilir.
Birçok insan, artık kendisini mutlu etmeyen bir hayatın içinde kalmaya devam eder. Çünkü o hayat, bir zamanlar en büyük hayaliydi. Vazgeçmek, sadece mevcut durumdan değil, geçmişteki kendinden de vazgeçmek gibi gelir. Bu da zor bir yüzleşmedir. “Ben bunu istemiştim” cümlesi, çoğu zaman “Ben bundan vazgeçememe dönüşür.
Oysa belki de en büyük olgunluk, bir hayalin artık size iyi gelmediğini kabul edebilmektir. İnsan bazen kendi hayalini geride bırakmak zorunda kalır. Bu bir başarısızlık değil; aksine, kendini tanımanın ve değişimi kabullenmenin bir göstergesidir.
Hayaller, bizi yola çıkaran pusulalardır; ama hiçbir pusula tek başına varılacak yeri garanti etmez. Yolda değişen bizsek, yönümüzün de değişmesi doğaldır. Bu yüzden belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: “Bir zamanlar istediğim şey, bugün hâlâ bana iyi geliyor mu?”
Cevap “hayır” ise, bu bir son değil. Sadece yeni bir başlangıcın dürüst kabulüdür.