Zaten rakamlar da gerçeği anlatmaya yetmiyor. Çünkü kağıt üzerindeki büyüme oranlarıyla, sokaktaki küçülme aynı anda yaşanabiliyor. Ekranlarda “denge”, “program”, “iyileşme” gibi kelimeler dolaşırken; çarşıda bambaşka bir dil konuşuluyor: “Dayanabilir miyiz?”
Bugün büyük şirketlerin yaşadığı kriz, kamuoyuna “yönetilebilir bir süreç” olarak sunuluyor. Konkordatolar, yapılandırmalar, finansal manevralar… Hepsi bir şekilde sistemin içinde çözülmeye çalışılıyor. Peki ya sistemin en dışında kalanlar?
Onlar için ne bir masa kuruluyor ne de bir yol haritası çiziliyor.
Çünkü küçük esnaf, bu ülkede en çok konuşulan ama en az korunan kesimlerden biri.
Bir fabrika kapandığında, haber değeri vardır. Bir holding zor duruma düştüğünde, manşet olur. Ama bir sokakta üç dükkânın aynı hafta içinde kepenk indirmesi kimsenin gündemine girmez. Oysa gerçek yıkım tam da orada başlar.
Bu bir çöküş hikâyesidir. Ama sessiz bir çöküş.
Zincirleme bir yıkım yaşanıyor. Büyük işletmelerdeki daralma, küçük esnafı doğrudan vuruyor. Tedarikçi ödeme alamıyor, esnaf mal alamıyor, vatandaş alışveriş yapamıyor. Çark dönüyor gibi görünüyor ama aslında içten içe kilitlenmiş durumda.
Bugün çarşıları dolaşın. Eskiden kalabalıktan yürünmeyen sokaklarda şimdi boşluk yankılanıyor. Vitrinlerdeki “Kiralık” ve “Devren” yazıları artık istisna değil, kural haline geldi. Ve en tehlikelisi şu: Kimse buna şaşırmıyor artık.
Alışıldı.
Belki de en büyük kırılma burada yaşandı.
Eskiden veresiye defteri vardı; borcun da bir ahlakı, bir dengesi vardı. Şimdi o defterler şişti ama ödeme gücü yok. Esnaf yazıyor, vatandaş susuyor. Çünkü iki taraf da aynı gerçeği biliyor: Bu borçlar kapanmayacak.
Ekonomi dediğimiz şey sadece sayılardan ibaret değildir; güvenle ayakta durur. O güven sarsıldığında, en sağlam görünen yapı bile çöker. Bugün yaşanan tam olarak budur.
Güven kaybı.
Vatandaş harcamıyor çünkü yarından emin değil. Esnaf yatırım yapmıyor çünkü önünü göremiyor. Herkes frene basmış durumda ama araç çoktan yokuş aşağı.
Üstelik maliyetler durmuyor. Elektrik faturası her ay biraz daha kabarıyor. Kira pazarlığı artık bir tartışma değil, bir dayatma haline gelmiş durumda. Vergi ve prim yükü ise sabit değil; artan bir baskı unsuru.
Küçük esnaf artık kazanç hesabı yapmıyor. Zararın ne kadar büyüdüğünü ölçmeye çalışıyor.
Ve belki de en acı tarafı şu: Bu mücadele büyük ölçüde yalnız veriliyor.
Deprem bölgesinde bu tablo daha da ağır. Zaten yıkımın içinden çıkmaya çalışan esnaf, şimdi bir de ekonomik daralmanın altında eziliyor. Konteynerde, geçici bir dükkânda, sınırlı müşteriyle ayakta kalmaya çalışan insanlar var. Ama bu hikâyeler ne ekranlara yansıyor ne de raporlara giriyor.
Büyükler için kurtarma paketleri hazırlanıyor. Finansal sistem onları tutmak için refleks gösteriyor. Çünkü onların düşmesi “risk” olarak görülüyor.
Peki ya küçük esnafın düşmesi?
O artık risk değil, sanki kaçınılmaz bir sonuç gibi kabul ediliyor.
İşte asıl tehlike burada.
Çünkü küçük esnaf sadece ekonomik bir aktör değildir. O, mahallenin hafızasıdır. Sokağın güvenidir. İnsan ilişkilerinin en sade, en gerçek halidir.
Bir esnaf kepenk indirdiğinde sadece ticaret bitmez; bir bağ kopar. O mahalledeki tanışıklık azalır, güven zayıflar, hayat biraz daha soğur.
Ve bu kayıp, hiçbir ekonomik veriyle ölçülemez.
Bugün hâlâ “toparlanma” konuşuluyor. Ama sorulması gereken soru şu: Kim toparlanıyor?
Çünkü sokakta görülen tablo, toparlanmadan çok tasfiyeye benziyor.
Eğer küçük esnafı gerçekten ayakta tutacak, maliyet yükünü hafifletecek, nefes aldıracak adımlar atılmazsa; yarın sadece işsizlik oranlarını değil, terk edilmiş çarşıları konuşacağız.
Boş vitrinler, karanlık sokaklar ve kaybolmuş bir şehir hayatı…
Ve o gün geldiğinde, çok geç olacak.
Çünkü bir ülkede küçük esnafın ışığı sönüyorsa, mesele artık ekonomi değildir.
Mesele, ülkenin geleceğidir.