Bir şeyin tehlikeli olup olmadığını anlamak için illa ki ne olduğunu bilmeniz gerekmiyor. Hisleriniz de tehlikeyi algılayabilir. Hatta düşünceden çok daha hızlı.
Fareler üzerinde yapılan araştırmalar gösteriyor ki beynimizdeki amigdala, yani duygu hafızamız, yine beynimizdeki neo-korteksten, yani düşünce ve analiz merkezimizden 2 kat daha hızlı tepki verip sinyal gönderiyor. Amigdala, saniyenin 12.000’de 1’i hızında tepki verebiliyor. Neo-korteksin aynı duruma tepki vermesi için ise amigdalanın 2 katı zaman gerekiyor. Benzer araştırmalar insan beyninde de yapılmış ve benzer rakamlar elde edilmiş.
Canlıların evrim yolculuğunda amigdalanın bu hızı, canlıların kendilerini tehlikeye karşı koruyabilmeleri ve hayatta kalabilmeleri adına çok işe yaramış. Memelilerdeki bu ilkel beyin sistemi düşünce sistemi ile ehlileştirilip regüle edilirken, memeli olmayan canlılarda bu ilkel sistem beynin ana sistemini oluşturuyor. Bu ilkel sistem, canlının etrafında olan bitene inanılmaz hızlı tepki verebilmesini sağlıyor, ancak aynı zamanda bu tepki gereğinden hızlı ve yersiz olabiliyor. Hücreler hızlı, ancak bilgisiz şekilde tepki üretiyor. Bu bilgisizlik ve yersiz tepkiler, bir sincabın hayatında fazla bir etki yaratmayabilir, ancak bir insanın hayatını felakete sürükleyebilir. İnsanın, duygularını düşüncelerinin önüne koyarak yersiz ve ilkel tepkiler verme lüksü yok. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik, düşüncelerini ve duygularını aynı anda yönetebilme yetisi, hatta sorumluluğu.
Beynimizdeki duygusal hafızamız olan amigdalanın yarattığı tepkisel acil durum sinyallerinin, beynimizi ve vücudumuzu esir almadan evvel neo-korteks tarafından süzgeçten geçirilip valide edilmesi önemli. Duygusal zeka işte tam bu noktada devreye giriyor. İlkel duyguları hissettiğimiz anda bunun farkına varıp bilinçli şekilde beynimizin neo-korteks sürecini devreye sokmamız lazım.
Yani sakin olup, durup, düşünmemiz ve durum değerlendirmesi yapmamız önemli.
Amigdala ile neo-korteks arasındaki bu ilişki, zihnimizle kalbimiz arasındaki dengeyi (veya dengesizliği) oluşturuyor. Duygularımız ve düşüncelerimiz arasındaki bağlantı ve etkileşim kritik önemde. Duygularımızın, kontrol altına alınmazsa, düşüncelerimizi sabote etme gücü var. O yüzden duygularımıza kapıldığımızda deriz ki “beynim durdu, düşünemiyorum.” Duygulara kapılıp içinde kaybolmak, beynimizin düşünce yetisini sabote ettiği için öğrenme sürecimizi durduruyor.
Bir grup ilkokul öğrencisi üzerinde yapılan araştırmada, bazı öğrencilerin IQ seviyelerinin normalin üzerinde olmasına rağmen akademik başarılarının ortalamanın altında olduğu görülmüş. Bu öğrencilerin ekseriyetle korku, sinir, kaygı gibi yoğun ve düşük frekanslı duygular içinde oldukları ve bunları nasıl yöneteceklerini bilemedikleri tespit edilmiş. Yaşadıkları duygu yoğunluğundan dolayı beyinlerinin neo-korteks kısmı devre dışı kalmış. Her ne kadar IQ seviyeleri yüksek olsa da duygularını yönetemediklerinden dolayı analitik hazinelerine erişemez duruma gelmişler. Bu gibi çocuklar ileride ekseriyetle problemli yetişkinlere dönüşüyorlar. Zeki olmadıklarından değil, duygu kontrolünü yapamadıklarından.
Amigdalanın yarattığı ilkel duyguları yönetebilmek için çocukluktan başlayarak duygusal regülasyon egzersizleri yapılması gerekiyor. Duygularını yönetemeyen bireyler, IQ seviyeleri ne kadar yüksek olursa olsun, yaşamlarımda yanlış üstüne yanlış kararlar veriyorlar.
Duygular bize hangi yöne bakmamız konusunda çok değerli bilgiler veriyor ancak bu yöne nasıl bakacağımızı ve nasıl yol alacağımızı neo-korteks yardımıyla, düşünce süzgecinden geçirerek planlamalıyız. Yani duygu ve düşünce arasında denge kurmalıyız.
Yaşantımızın motifini belirleyen şey, duygularımız ve düşüncelerimiz arasındaki dengede saklı. Biri olmadan öbürü işe yaramıyor. Duygularımızın ve düşüncelerimizin uyum içinde dans ettiği noktada duygusal zeka yükseliyor.
Sevgili Daniel Goleman ne güzel anlatmış. Bugünkü yazım yine Goleman’in Duygusal Zeka kitabından esinlenerek hazırlandı. Bu kitabı yaşamım boyunca referans olarak kullanacağımdan eminim.
Bu yazı dizisini hazırlarken kendimde bir takım değişimler gözlemlemeye başladım, bunları sizinle paylaşmak istiyorum.
Öncelikle kitaptan anladığımı yazıya dökebilmek adına her cümlesini dikkatle dinleyip özümsemem gerekti. Zira cümlelerden dökülen anlamın özünü, kendi anladığım şekliyle size aktarmak niyetim. Cümlelerden süzülen anlamı algıladıkça kendi amigdalamın bana gönderdiği “acil durum” sinyalleri bana daha görünür olmaya başladı. Daha evvel amigdalamdan gelen duygusal sinyallerin bu kadar farkında değildim açıkçası. Bu duygusal sinyallerin farkına varınca onların gösterdiği yönü daha net görmeye başladım. Zira, yukarıda da paylaştığım gibi, duyguların gösterdiği yön, bana nereye odaklanmam gerektiği konusunda çok değerli bilgiler verdi vermeye devam ediyor. Duygularımın işaret ettiği yöne bakınca, orada benim için neyin önemli, neyin değerli, neyin değersiz olduğunu fark ettim. Bu farkındalıkla neo-korteksimi, yani rasyonel beynimi kullanarak bir takım planlar yaptım, hatta var olan bazı planlarımı değiştirdim. Bilinçli olarak izlediğim bu süreç, duygularımla düşüncelerim arasında ahenk oluşturmama yardımcı oldu. Bu da bana daha fazla sükunet ve huzur getirdi.
Sevgili Daniel Goleman’e böylesine değerli bir eseri bizlere ulaştırdığı için buradan şükranlarımı sunuyorum :)
“Duygularımın merhametinde olmak istemiyorum. Onları kullanmak, onlarla eğlenmek, onlara hükmetmek istiyorum.” Oscar Wilde
Sevgiyle,