Duygusal Zeka / Giriş

Değerli Dostlarım,

Bugünden başlayarak önümüzdeki haftalarda epey Duygusal Zeka konuşacağız. Zira yaşamda maddi-manevi esenliğimizi ve zenginliğimizi belirleyen en önemli unsur Duygusal Zekamız.

Yani duygularımızı nasıl regüle ettiğimiz.

Geçmiş yazılarımdan birinde duygunun algoritmasını anlatmıştım hatırlarsanız. Arşive bakınız.

Orada özetle şunu paylaşmıştım.

Yaşantımız, duygularımızı yönetme kabiliyetimizle şekilleniyor. Duygularımız düşüncelerimiz vasıtasıyla tetikleniyor. Düşüncelerimiz ise “olma halimizin” bir sonucu.

Yani formül şu;

Olma halimiz >> Düşüncelerimiz >> Duygularımız >> Eylemlerimiz >> Yaşantımız

Çoğumuz bu denklemin sondan başa doğru çalıştığı yanılgısındadır. Yani yaşantımızda olan bitenlerin eylemlerimizi, duygularımızı ve düşüncelerimizi tetiklediğini ve bunlarında olma halimizi belirlediğini düşünürüz. Halbuki, yukarıdaki denklemden de göreceğiniz üzere, algoritma bizim olma halimizden başlıyor, yaşantımızda olan bitenlerden değil.

Yaşamının kaptan koltuğunda oturanlar, algoritmanın içeriden (olma halinden) dışarıya (yaşamımzda olan bitenler) çalıştığını çok iyi bilirler. Yani yaşamlarında değişiklik yapmak istediklerinde değişime kendilerinden başlarlar.

Yaşamında kurban modunda olanlar ise yaşadıkları her şeyden etrafındaki olan bitenleri ve kişileri sorumlu tutarlar. Yaşamlarını değiştirmek için ihtiyaçları olan her şeyin “içeride” olduğundan bihaberlerdir. Öylesine yaşar giderler.

Duyguların oluşumunun berisindeki algoritmayı böylece hatırladıktan sonra Duygusal Zeka’nın algoritması hakkında girizgah yapabiliriz.

Duygusal Zeka, kısaca duygularınızı yönetebilme yetisi ve çevikliği. Yukarıdaki denklemden anlayacağınız üzere yaşantımızın şekli ve şemali, duygularımızı ve duygularımızın berisindeki düşünce yapımızı ve olma halimizi yönetebilme kabiliyetimizle belirleniyor.

Duygusal Zeka ile ilgili bugünden itibaren yazacaklarım, sevgili Daniel Goleman’in Emotional Intelligence (Duygusal Zeka) kitabından aldıklarımın kendi yorumlarımla harmanlanmasından oluşacak.

1990’ların başında John Mayer and Peter Sulovey isimli iki psikolog, ilk kez Duygusal Zeka konseptini sundular. O vakte kadar mükemmelliğin ölçütünün IQ olduğu sanılıyordu. Genlerden gelen yetkinlikler ve deneyim, mükemmelliğe ulaşmanın yegane yolları olarak algılanıyordu. Bu iki psikolog, yaşamda başarıya ulaşmanın sadece bu iki yoldan gelmediğini, bireyin yaşamında Duygusal Zeka denen faktörün diğerlerine nazaran daha belirleyici olduğunu gözler önüne serdi. Bunun üzerine Daniel Goleman 1995’te Emotional Intelligence (Duygusal Zeka) kitabını yazdı. Bu kitap, insanın Duygusal Zekası ile biyolojisi arasındaki bağlantıyı yıllarca yapılan bilimsel araştırmalarla anlatıyor. Yani Duygusal Zeka’yı görünemeyen, masalımsı, soyut halinden çıkartıyor, nörobilim ile bağlantısını gözler önüne serip elle tutulur ve bilimsel hale getiriyor. Olguların algoritmasını anlamaya meraklı olan ben ve benim gibi kişiler için bu kitap gerçek bir hazine değerinde.

Daniel Goleman’in 1995’te yazdığı bu kitapla EQ konsepti dünyanın her köşesine büyük bir hızla yayılmış. CEO’lar, öğrenciler, din mensupları gibi toplumun farklı kesimlerinden gelen birçok kişi EQ’yu konuşmaya başlamış. Okullar duygusal zekayı müfredatlarına almışlar.

Duyguların regülasyonu, yani doğru yönetilmesi, çocukluktan başlamak üzere her yaştan ve her kesimden insanın yaşamını her anlamda iyileştiriyor. Sadece manevi anlamda değil, maddi anlamda da. 1990’ların sonunda ABD’de müfredatlarında EQ’ya yer veren 668 okulda yapılan araştırmaya göre öğrencilerin %50’sinin akademik başarılarında daha önce görülmemiş bir artış kaydedilmiş. Aynı zamanda okullardaki disiplin vakalarında %28 azalma gözlemlenmiş. Okuldan uzaklaştırmalar %44 azalmış. Okullarda uygulanan EQ programları, o vakte kadar okullarda davranışsal değişimi tetiklemeye çalışan diğer tüm programlarda çok daha iyi sonuçlar getirmiş.

Bu noktada beynin nöroplastisite özelliğinden bahsedelim. Nöroplastisite, beynin tekrar tekrar yapılan aktiviteler vasıtasıyla nöronlarının gelişmesi ve böylece öğrenmesi. Yani bir şeyi belli süre boyunca tekrarladığınızda beyin bunu öğreniyor ve otomatik olarak yapmaya başlıyor. EQ odaklı programların temelde yaptıkları şey, tekrar eden aktiviteler vasıtasıyla beyindeki nöronlar arası ilişkiyi geliştirmesi. Özellikle prefrontal korteks dene beynin ön kısmındaki lobta. Bu kısma “beyaz mücevher” deniyor, zira beynin yönetici kısmı, yani kaptan köşkü burası. Preforontal korteks, yıkıcı güdüleri baskılayıp hafızaya (öğrendiğimiz şeylere) ev sahipliği yapıyor. Dolayısıyla beynin bu kısmını ne kadar iyileştirir ve kuvvetlendirirsek öğrenme ve doğru karar verme yetisi o kadar artıyor.

Buradan yola çıkarak EQ’nun liderlik gelişiminde de büyük etkisi var. Günümüzün başarılı kurumlarını yönlendiren liderlerin en büyük farkı EQ anlamında açık ara diğerlerinde daha yetkin olmaları. 

Bugünkü yazımızdan cebimize ne koyalım diyecek olursanız önerim şu;

• Yaşantınızın duygu, düşünce ve olma halinizle şekillendiğinin farkına varın. Etrafınızda olan biten her şey sizin yaratımınız.

• Herkeste farklı alanlarda IQ olduğunu, yaşamda başarıyla başarısızlık arasındaki farkı yaratanın EQ olduğunu bilin.

• EQ’nun masalımsı bir konsept olmadığını, aksine beyninizle %100 bağlantıda olan, elle tutulur bir olgu olduğunun ayırdına varın.

Bugünlük bu kadar. Haftaya kaldığımız yerden devam edeceğiz.

“Duygusal zekayı, kişinin kendisinin ve başkalarının duygularını izleyebilme, aralarında ayrımcılık yapabilme ve bu bilgileri kişinin düşünce ve eylemlerini yönlendirmek için kullanma becerisini içeren, sosyal zekanın alt kümesi olarak tanımlıyoruz.” Salovey ve Mayer

Sağlıcakla,