Üstelik bu tartışmayı izleyen, yönlendiren ve büyütenlerin büyük çoğunluğu erkekler. Bu yüzden baştan söylemek gerekiyor:
Gaziantep’in tek sorunu baklava değil, EFENDİLER…
Evet, baklavada hile var mı? Vardır.
Fiyatlar pahalı mı? Pahalı.
Ama mesele bu mu?
Pazara çıkan bir vatandaşın fileyi dolduramadığı, emeklinin ay sonunu getiremediği, kiracının ev bulamadığı bir şehirde; biz gerçekten baklavanın kilosunu mu tartışıyoruz?
Bugün bu kentte gençler işsiz.
Eğitim seviyesi sorgulanması gereken bir noktada.
Kültürel yozlaşma gözle görülür hale gelmiş.
Denetimsizlik birçok alanda kendini hissettiriyor.
Ama konuşulmayan başka gerçekler de var.
Daha ağır, daha acı, daha yakıcı gerçekler…
Bu şehirde kadınlar çaresiz.
Şiddete maruz kalan, sesi duyulmayan, çoğu zaman yalnız bırakılan kadınlar var.
Kadına yönelik şiddet artık münferit bir mesele değil; görmezden gelindikçe büyüyen bir yara.
Bu şehirde intihar eden insanlar var.
Sessizce hayattan kopan gençler, umudunu kaybetmiş insanlar…
Onların hikâyeleri neden kürsülerde konuşulmuyor?
Sokaklarda artan kavgalar,
Gasp olayları,
Güvenlik endişesiyle yaşayan insanlar…
Bunlar bu kentin gerçeği değil mi?
Ve bir başka gerçek daha var ki…
Belki de en ağır olanı:
Sanayide alın teri döken işçiler…
Bugün bu kentte fabrikaların önünde hak arayan, eylem yapan ama çoğu zaman sahipsiz bırakılan işçiler var.
Seslerini duyurmaya çalışan, ama duyulmayan…
Evine ekmek götürmek için mücadele eden,
Ama ay sonunda yine de yetişemeyen…
Çocuğunun gözlerinin içine bakarken mahcup olan babalar var bu şehirde.
“Alamadım” demenin yükünü taşıyan, sessizce içine kapanan babalar…
Ve daha acısı…
Sanayide can veren işçiler var.
Adı “kaza” diye geçiştirilen,
Ama çoğu zaman ihmalle, denetimsizlikle, göz göre göre gelen ölümler…
Üstü kapatılan, unutturulan,
Bir istatistiğe dönüştürülen hayatlar…
Peki soruyorum:
Kaç siyasetçi bir işçinin yanında durdu?
Kaçınız o fabrikaların kapısından içeri girip “ne yaşıyorsunuz?” diye sordu?
Kaçınız bir babanın sessiz utancını fark etti?
Ama söz konusu baklava olunca…
Bir anda herkes kürsüde, herkes söz sahibi, herkes tartışmanın merkezinde.
Oysa meclis kürsüsü; egoların tatmin edildiği, atışmaların yapıldığı bir arena değildir.
Orası; bir kentin geleceğinin konuşulduğu, sorunların çözüm yollarının arandığı yerdir.
Siyaset, çocuk oyuncağı değildir.
Siyaset; “kim daha çok konuştu, kim daha çok bağırdı” yarışı hiç değildir.
Siyaset; halk için yapılır. Halkın derdine derman olmak için yapılır.
Eğer o kürsülerde oturanlar, bulundukları makamın sorumluluğunu taşıyamıyorsa…
Eğer hâlâ kişisel çekişmeleri, kent sorunlarının önüne koyuyorlarsa…
O koltukları işgal etmelerinin de bir anlamı yoktur.
Bir gazeteci olarak…
Daha doğrusu gazeteci adayı olarak…
Ben artık bu tartışmaları yazmaktan utanır hale geldim.
Çünkü ben kentimin gerçek sorunlarını yazmak istiyorum.
Kadının çığlığını, gencin umutsuzluğunu, işçinin sessiz direnişini…
Bir babanın evladına karşı hissettiği mahcubiyeti…
Sokakta artan güvensizliği, insanların içindeki korkuyu anlatmak istiyorum.
Baklava 600 TL de olabilir, 2000 TL de.
Kalitesi değişir, markası değişir…
İsteyen alır, isteyen almaz.
Ama asıl mesele şu:
Bu şehirde insanlar onurlu, güvenli ve umut dolu bir hayat yaşayabilecek mi?
İşte konuşulması gereken konu budur.
İşte çözülmesi gereken sorun budur.
Siyasetçilerden, STK’lardan, sendikalardan beklenti çok açık:
Birbirinize köstek olmayın.
Bu kent için ne yapabileceğinizi konuşun. Bu kent sadece baklava şovundan yemekten ibaret değil…
Kadınlar için, gençler için, işçiler için, güvenlik ve eğitim için somut adımlar atın.
Gerekirse yan yana gelin.
Ama çözüm üretin.
Çünkü Gaziantep’in sorunu baklava değil.
Gaziantep’in sorunu; görmezden gelinen gerçeklerdir.
Ve bu gerçekler konuşulmadıkça…
Kadınlar yalnız kalmaya, gençler umutsuzluğa, işçiler sahipsizliğe, sokaklar güvensizliğe mahkûm kalacaktır.
Yazık…
Gerçekten çok yazık.