Türkiye’de işgücü piyasası son yıllarda yalnızca ekonomik dalgalanmalarla değil, aynı zamanda giderek ağırlığı hissedilen bir “algısal eşitsizlik” dalgasıyla da şekilleniyor. Özellikle üniversite mezunu gençlerde, yani toplumun en dinamik ve üretken kesiminde, sistemin adaletine dair güven aşınması belirgin biçimde artıyor. Diplomanın istikrar, liyakat ve yükselme fırsatı anlamına geldiği dönem geride kalırken, genç işgücünün önemli bir bölümünde “Emeğimin karşılığını alamıyorum” duygusu artık yaygın ve kalıcı bir ruh hâline dönüşmüş durumda.
Bu tabloyu yalnızca ekonomik göstergelerle açıklamak mümkün değil. Çünkü gençlerin yaşadığı sorunların merkezinde, rakamlardan çok deneyimlerin ve karşılaştırmaların şekillendirdiği bir zihinsel kırılma bulunuyor. Buna bir tür algısal eşitsizlik demek mümkün: Gençler, aynı eğitsel çabayı göstermelerine rağmen farklı sonuçlar elde ediyor; benzer niteliklere sahip bireyler arasında büyük ücret farkları, keskin istihdam ayrımları ve adaletsiz terfi mekanizmaları gözlemliyor. Sistemin her köşesinde görünür hâle gelen bu tutarsızlık, yalnızca iş bulma süreçlerini değil, toplumla ve devlet kurumlarıyla kurulan güven bağlarını da zedeliyor.
Neden Genç ve Eğitimli Nüfus Daha Duyarlı?
Genç işgücü için eşitsizlik algısını tetikleyen en önemli unsur, beklentilerle gerçeklik arasındaki uçurum. Üniversite eğitimi uzun yıllar boyunca bir toplumsal sözleşme gibiydi: Emek ve zaman harcayan genç, karşılığında daha iyi bir iş, daha yüksek gelir ve güvenceli bir gelecek elde edecekti. Bugün ise mezunların önemli bir kısmı bu sözleşmenin bozulduğunu düşünüyor.
Bunun birkaç temel nedeni bulunuyor:
Nitelik yetersizliği değil, fırsat eşitsizliği: Gençler, yeterli donanıma sahip olduklarına inansalar da işe alımda torpil, referans ağı ve görünmez ayrıcalıkların belirleyici olduğunu gözlüyor. Bu durum, liyakat sisteminin gölgede kaldığı algısını besliyor.
Aşırı rekabet, düşük karşılık: Aynı pozisyona binlerce başvuru yapılması ve ücret düzeylerinin diplomanın değerini karşılamaması, emek–karşılık dengesini sarsıyor.
Yatay kariyer sıkışması: Genç çalışanlar, şirketlerde terfi süreçlerinin şeffaf olmaması nedeniyle yükselme fırsatlarının “kişisel ilişkilerle” şekillendiğini düşünüyor.
Toplumsal kıyas: Sosyal medya, başka ülkelerdeki yaşıtların yaşam standartlarını görünür kıldıkça yerli gençlerde adaletsizlik hissi artıyor.
Tüm bunlar birleşince ekonomik zorluklardan daha derin bir sorun ortaya çıkıyor: umut erozyonu.
Eşitsizlik Algısı Üretkenliği ve Toplumsal Bağları Nasıl Etkiliyor?
Eşitsizlik algısı yalnızca bireysel bir duygu değil; bir ülkenin sosyal sermayesini ve ekonomik dinamizmini doğrudan etkileyen bir faktör. Gençlerde umutsuzluk ve dışlanmışlık hissi arttığında, bu durum üç temel alanda çarpan etkisi yaratıyor:
Beyin göçü ve nitelikli insan kaybı: Türkiye’nin son yıllarda en çok tartıştığı konulardan biri olan beyin göçünün arkasındaki itici güçlerden biri de tam olarak bu algı. Gençler, “fırsat eşitliği” bulamadıkları ortamdan uzaklaşmayı rasyonel bir tercih olarak görüyor.
Verimlilik kaybı: Çalışanların adalet duygusu zedelendiğinde iş tatmini düşüyor; yaratıcılık, aidiyet ve motivasyon zayıflıyor. Bu durum hem özel sektör hem de kamuda performans kayıplarına yol açıyor.
Toplumsal bütünleşme aşınıyor: Eşitsizliğin kişisel bir başarısızlık değil, sistemsel bir sorun olduğu düşüncesi yaygınlaştıkça, gençler ile toplumsal kurumlar arasındaki güven bağı kopuyor. Bu kopuş genişlediğinde ise sosyal uyum zayıflıyor.
Algısal Eşitsizliğin Çözümü: Ekonomiden Çok Yönetişim Meselesi
Eşitsizlik algısını gidermenin yolu, yalnızca istihdam rakamlarını veya ücret düzeylerini iyileştirmekten geçmiyor. Sorunun önemli bir bölümü yapısal mekanizmaların şeffaflığında ve adalet duygusunun yeniden inşasında yatıyor.
Birincisi, işe alım ve yükselme süreçlerinde şeffaf kriterlere dayalı bir liyakat kültürü oluşturulması gerekiyor. Bu, hem kurum içi kuralların belirginleşmesini sağlar hem de gençlerin sisteme olan güvenini artırır.
İkincisi, gençlerin becerilerini daha görünür kılan portfolyo temelli ve proje odaklı değerlendirme sistemleri yaygınlaştırılabilir. Böylece diploma değil, nitelik ön plana çıkar.
Üçüncüsü, üniversite–sektör iş birliği güçlendirilerek gençlerin iş piyasasına adil bir geçiş yapması desteklenebilir. Stajların niteliği ve erişilebilirliği artırıldıkça fırsat eşitliği somutlaşır.
Dördüncüsü, gençlere sosyal mobilite sağlayan politikaların güçlendirilmesi, özellikle gelir ve bölgesel eşitsizliklerin etkisini azaltmada kritik bir rol oynar.
Sonuç: Gençlerin Eşitlik Arayışı Bir Hak Talebi
Bugün eğitimli genç işgücü arasında yükselen eşitsizlik algısı, sadece bireysel bir şikâyetler bütünü değil; daha kapsayıcı, adil ve güven veren bir toplum talebi. Bu talep karşılanmadığı sürece ekonomik istikrarın sürdürülebilir olması güçleşiyor.
Gençler yalnızca iş değil, eşit koşullarda bir gelecek istiyor. Bunu sağlamak ise yalnızca ekonomik politikaların değil, yönetim anlayışının da yeniden tasarlanmasını gerektiriyor. Eşitliğin bir lütuf değil, bir hak olduğu bilinci yerleşmedikçe, gençlerin sisteme olan mesafesi kapanmayacak.
Türkiye’nin geleceği, bu mesafeyi azaltacak güven köprülerini ne kadar hızlı ve ne kadar kararlı bir şekilde inşa edeceğine bağlı.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar