İnsan bazen memleketinden uzakta olur ama kendine yakındır.
Bazen de herkesin ortasındadır; fakat içi, kimsenin ayak basamadığı bir sürgün yeridir.
En büyük gurbet, bir şehri özlemek değildir. Bir dili, bir sokağı, bir yüzü…
En büyük gurbet, anlatmaktan vazgeçtiğin anda başlar.
Bir zamanlar kelimelere döktüğün duygular, sonra ‘’boşver’’ e dönüşür.
Çünkü anlattıkça küçümsenmiştir insan. Çünkü ‘’abartıyorsun’’ denmiştir. Çünkü susmak, anlatmaktan daha az can yakıyordur artık.
İnsan içini dökmeyi bıraktığında, sadece susmaz. Kendi kendine de uzak düşer.
Artık anlatmaz çünkü kimse gerçekten dinlemiyordur. Sormaz çünkü cevapların içi boştur. Paylaşmaz çünkü samimiyet, pahalı bir erdem olmuştur.
Ve işte o noktada, insan kendi ülkesinde mülteci olur. Kendi kalbinde yabancı.
Dışarıdan güçlü görünür. Gülümser, devam eder, ‘’iyiyim’’ der. Ama o iyilik, bir direniş değildir artık; bir alışmadır.
İçini dökmekten vazgeçen insan, zamanla sevinmeyi de kısar.
Zamanla sevinmeyi de kısar. Üzülmeyi de. Heyecanı da. Çünkü hepsi anlatılmak ister.
Anlatılamayan duygu, içerde pas tutar.
Ve kimse fark etmez:
Asıl yorgunluk hayattan değil, kendini taşıyamamaktan gelir.
Belki de bu yüzden bugün en çok susanlar, en derin yaraları olanlardır.
Ve en kalabalık masalarda, en sessiz olanlar en uzakta yaşayanlardır.
Çünkü gurbet bazen bir ülke değildir. Gurbet, insanın kendini anlatacak bir yer bulamamasıdır.
Ve insan, içini dökmekten vazgeçtiği gün, kendi evinden çıkmadan sürgüne gider.