Ne yaptığı belli olmayan bir adamın yanında kalmayı seçen kadın… Bu seçim dışarıdan bakıldığında “sabır”, “sevgi” ya da “fedakârlık” gibi kelimelerle süslenir. Oysa içeriden bakıldığında bu, her gün yeniden oynanan bir kumardır. Kuralları yoktur, kazananı belirsizdir ve çoğu zaman kaybedeni baştan bellidir.
Kadın, adamın düzeleceğine inanır. Çünkü toplum ona bunu öğretmiştir: “Sevgi değiştirir.” O yüzden her hayal kırıklığını bir “sonraki ihtimal”e bağlar. Her kırgınlık, “belki bu son olur” diye ertelenir. Adamın belirsizliği, kadının umuduyla dengelenmeye çalışılır. Ama bu denge hiçbir zaman gerçek bir denge değildir; biri sürekli eksilirken diğeri sürekli tamamlamaya çalışır.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Bir insanı sevmek, onun potansiyeline yatırım yapmak mıdır, yoksa olduğu haliyle kabul etmek mi? Çünkü düzelmesini beklediğiniz biri, aslında sizin sabrınızla varlığını sürdüren bir soruna dönüşebilir.
Kadın, çoğu zaman kendi sınırlarını unutacak kadar “iyileştirme” rolüne kapılır. Oysa kimse kimsenin projesi değildir. Bir insan ya sorumluluk alır ya da almaz. Bu kadar basit. Değişim, dışarıdan gelen çabayla değil, içeriden gelen kararla başlar. Ve bu karar yoksa yapılan her fedakârlık birikmiş bir hayal kırıklığına dönüşür.
En büyük yanılgı ise şudur: Gitmenin kaybetmek olduğu düşüncesi. Oysa bazen gitmek, masadan kalkmaktır. Ve kumarda en akıllıca hamle, kaybedeceğin bir oyunu oynamamaktır.
Kadının asıl gücü, birini değiştirmeye çalışmasında değil; neyi hak ettiğini bilip ona göre seçim yapmasındadır. Çünkü sevgi, belirsizliğe katlanmak değil; güvenle var olabilmektir.
Sonuç olarak, bu hikâyede mesele bir adamın ne yaptığı değil, bir kadının neden hâlâ orada kaldığıdır. Ve belki de en zor yüzleşme tam olarak burada başlar.