İnsanın hayatında bazı anlar vardır; ne fotoğrafı çekilir ne de tam olarak anlatılabilir. Ama hissedilir. Derin, dingin ve sanki uzun zamandır aranan bir şey nihayet bulunmuş gibi… İşte o anlardan biri, seni gerçekten anlayan insanlarla aynı sofraya oturduğunda yaşanır.
Kalabalık sofralar her zaman doyurmaz insanı. Bazen tabaklar doludur ama içler boş kalır. Konuşmalar yüzeyde gezinir, kelimeler vardır ama anlam yoktur. Oysa bazen de küçücük bir masa, birkaç bardak çay ve samimi birkaç insan… İşte o zaman kurulan sofra, sadece mideyi değil ruhu da doyurur.
Aynı dili konuşmak derken, aynı kelimeleri kullanmaktan bahsetmiyorum. Aynı yerden gülmekten, aynı yerden susabilmekten söz ediyorum. Bir cümleyi yarım bıraktığında karşındakinin tamamlayabilmesinden… Hatta bazen hiçbir şey söylemeden anlaşabilmekten. İşte bu, nadir bulunan bir rızıktır.
Çünkü hayat, çoğu zaman insanı anlaşılmamaya alıştırır. Kendini anlatmaya çalışırken yorulursun, eksik kalırsın, yanlış anlaşılmaktan çekinirsin. Ama bir gün bir sofrada, hiç çabalamadan anlaşıldığını fark edersin. İşte o an, içinden bir şey der ki: “Burası doğru yer.”
Yemekler o sofrada sadece bahanedir aslında. Çay demlenir, kahveler içilir ama asıl besin muhabbettir.
Saatler geçer, fark edilmez. Konular dallanır budaklanır; hayattan, geçmişten, hayallerden…
Bazı rızıklar sofraya konmaz, kalbe iner.
Belki de bu yüzden en büyük zenginlik, böyle insanlara denk gelebilmektir. Parayla, makamla, başarıyla ölçülemeyecek bir şeydir bu. Çünkü insanın ruhunu doyuran şey, anlaşılmaktır. Ve bu, her zaman bulunmaz.
Hayatın telaşı içinde çoğu şeyi kaybediyoruz. Ama eğer bir gün yolun seni böyle bir sofraya düşürürse, orada biraz daha kal. Telefonunu bir kenara bırak, zamanı unut. Çünkü o anlar, hayatın en sessiz ama en kıymetli hediyeleridir.
Ve belki de gerçekten en büyük rızık, tam olarak budur: Anlaşılabildiğin bir sofrada, kendin gibi kalabilmek.