Ev Duygusunu Kaybedince

İnsan ev duygusunu yitirince, yaşamak biraz savrulmaya benziyor.
Rüzgâr sert mi, yönü belli değil mi; işte öyle…
Tutunacak bir kıyı arıyor insan, ama elleri boş dönüyor.
Ev dediğimiz şey dört duvar değil aslında.
Bir ses tonu, bir bakış, bir ‘’buradayım’’ hissi.
Gecenin bir vakti yorgun döndüğünde kapıyı açtığında seni karşılayan huzur. Ve o huzur kaybolduğunda, en kalabalık odalarda bile üşüyorsun.
Savrulmak gürültülü olmaz çoğu zaman kimse fark etmez.
İnsan işine gider, gülümser, sohbet eder…
Ama içerde bir yer hep açlıkta kalır. Ruh, rüzgâr alan bir pencere gibi ses yapar durur.
Ev duygusu olmayınca, hiçbir yer tam varış noktası değildir.
Bir kahve masasında, bir yatakta, bir ilişkide…
Hep ‘’birazdan kalkacağım’’ hissi vardır. Kalmak zor gelir, kök salmak yorucu olur.
En zor tarafı da şudur: İnsan bazen başkasında değil, kendi içinde kaybeder evini.
Kendine yabancılaşınca, nereye gidersen git, taşırsın o savrulmayı.
Ama insan yine de yaşar.
Savrula savrula öğrenir.
Hangi rüzgârın canını yaktığını, hangisinin yol açtığını…
Ve bir gün, belki sessizce, yeniden bir ev kurar. Bir insanda, bir alışkanlıkta, bir duada ya da sadece kendi kalbinde.
Çünkü insan en çok, kendine döndüğünde yerleşir hayata.