Girebilsen Şu Sinemde Neler Var?

Bazı cümleler vardır; yalnızca söylenmez, insanın içine yerleşir. Musa Eroğlu'nun sesinden dökülen şu dize de onlardan biridir:
"Girebilsen şu sinemde neler var?"
İlk bakışta bir sevda sitemi gibi gelir kulağa. Oysa biraz durup düşündüğünüzde, bu sözün yalnızca iki insan arasındaki mesafeyi değil, bütün insanlığın ortak yalnızlığını anlattığını fark edersiniz. Hepimiz görünenden ibaretiz birbirimize. Bir yüz görüyoruz, bir ses duyuyoruz, birkaç cümleye kulak veriyoruz. Sonra da karşımızdakini tanıdığımızı sanıyoruz. Oysa insan, dışarıdan okunan bir kitap değildir. En önemli sayfalarını çoğu zaman kimseye açmaz.
Belki de bu yüzden yanlış anlıyoruz birbirimizi. Sessiz duran birini kibirli sanıyoruz. Çok konuşanı mutlu zannediyoruz. Sürekli güleni dertsiz, sert görüneni merhametsiz kabul ediyoruz. Oysa her insanın göğsünde, yalnız kendisinin bildiği bir hikâye taşınır. Kırgınlıklar, özlemler, yarım kalmış hayaller, söylenememiş cümleler, geç kalınmış vedalar...
İşte o yüzden "Girebilsen şu sinemde neler var?" sözü, bir davetten çok bir imkânsızlığı anlatır. Çünkü hiçbir insan, bir başkasının yüreğine bütünüyle giremez. Ancak kapısında bekleyebilir; izin verilirse biraz içeriye bakabilir.
Modern hayat ise tam tersini öğretiyor bize. Hızlı karar vermeyi, insanları birkaç saniyede etiketlemeyi, ilk izlenimi hakikat sanmayı... Oysa insan, aceleyle anlaşılacak kadar basit değildir.
Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey, empati kelimesini dillerimizden değil, davranışlarımızdan eksik etmemektir. Birinin öfkesinin altında yorgunluk, suskunluğunun altında hayal kırıklığı, sertliğinin ardında korku olabileceğini hatırlamaktır.
Kim bilir...
Belki de en büyük nezaket, karşımızdakinin görünmeyen yüklerini de hesaba katmaktır.
Türküler asırlardır yalnızca aşkı anlatmadı; insanı anlattı. Bir milletin sevinçlerini, acılarını, hasretini ve iç dünyasını taşıdı. Bu yüzden tek bir dize, bazen sayfalar dolusu kitaptan daha derin bir hakikati fısıldayabilir.
"Girebilsen şu sinemde neler var?"
Belki de bu soru, cevap beklemiyor.
Belki sadece bize şunu hatırlatıyor:
Her insan, dışarıdan görünen hayatından çok daha derin bir iç dünyaya sahiptir. Ve belki de birbirimize verebileceğimiz en büyük hediye; yargılamak yerine anlamaya çalışmaktır. Çünkü bazen bir insanın içinde kopan fırtınaları görebilsek, ona söyleyeceğimiz ilk söz eleştiri değil, merhamet olurdu.