Ben mi değişmeliyim, yoksa artık hak edene hak ettiği dilden mi konuşmalıyım?
Bazı insanlar vardır, kör tarifle görmez, sağır feryatla duymaz. Onlara iyi niyetle yaklaştıkça, bunu bir lütuf değil fırsat zannederler. Susarsın, ‘’olgunluk’’ sanırlar. Göz yumarsın, ‘’kabul’’ zannederler.
Ve bir gün anlarsın ki: İyilik, herkeste aynı etkiyi yaratmaz; bazısında sadece cesaret verir.
İşte tam da bu noktada, kendine yakışanı değil, karşındakinin hak ettiğini vermen gerekir.
Bu intikam değildir, hırs değildir.
Bu, kendine olan hürmettir. Çünkü herkesle aynı dilden konuşmak zorunda değilsin; fakat herkesle anlaşabilecek bir dil seçmek zorundasın. Ve bazen o dil, nezaket değil, netliktir. Sessizlik değil sınırı. Sabır değil karşı duruştur.
Her insan aynı frekansta anlamaz. Kimi bir bakıştan anlar, kimi kırık cümleden. Kimi ‘’yeter’’ deyişinden toparlanır, kimi kapıyı kapatmandan ayılmaz.
Kimi değer görünce kıymet bilir, kimi değer görünce şımarmamayı tercih eder.
O yüzden…
Herkese biraz anladığı dilden konuşacaksın.
Bazısına merhamet, bazısına mesafe.
Bazısına samimiyet, bazısında soğuk gerçekler.
Bazısına kucak, bazısına kapı.
Bu hayatın adaletsizliği değil; insanların farklı anlayış seviyeleri.
Sen hala iyi ol, ama sınırları olmayan değil.
Hala insancıl ol, ama herkesi insan yerine koyacak kadar değil.
Ve en önemlisi…
Bir daha kimseyi kendi dilinden anlamaya mecbur hissetme.
Bazen rol değişir; anlatan değil, öğreten olursun.
Çünkü bu dünyada herkes en çok hak ettiği dilden anlar.