Hevessizliğin Kıyısında

‘’Allah’ım ne olur hevesimi tazele…’’ Belki de en samimi dua bu.
Çünkü insan her şeyi kaybedebilir; zamanını, parasını, hatta bazen sevdiği insanları… Ama hevesini kaybetti mi, işte orada hayatın rengi solar. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir belki. İşe gidilir, konuşulur, gülünür… Ama içten içe bir şey eksiktir. Bir kıvılcım. Bir istek. Bir ‘’hadi’’ diyen iç ses.
Hevessizlik, öyle gürültülü bir çöküş değildir. Sessiz gelir. Yavaş yavaş yerleşir içine. Ve fark ettiğinde, en sevdiğin şeyler bile sana uzak bir hatıra gibi gelir.
Eskiden heyecanla anlatılan hayaller, bir köşede unutulmuş defter sayfalarına dönüşür.
Bir mesaj yazmak bile zor gelir bazen. Sevdiğin bir şarkıyı açmak bile…
İşte o yüzden ben en çok bundan korkarım.
Birinin gitmesinden değil, bir şeyin olmamasından değil… İçimdeki o yaşama isteğinin azalmasından korkarım.
Çünkü heves, insanın ruhunun nabzıdır. Atıyorsa yaşıyorsundur. Duruyorsa… Sadece var oluyorsundur.
Bu yüzden bazen gece yatmadan önce, içimden sessizce geçer o cümle: ‘’Allah’ım, ne olur hevesimi tazele.’’
Yeni bir sabaha uyanınca içimde küçücük de olsa bir kıpırtı olsun isterim. Bir kahveyi içerken keyif alayım, bir mesaj yazarken içimden gelsin, birine bakarken gözüm ışıldasın isterim.
Çok büyük mucizeler değil aslında istediğim… Sadece hissetmek. Sadece içimin yeniden ‘’istemesi.’’
Çünkü insanın en büyük zenginliği, hala bir şeylere heves edebilmesidir. Ve en büyük yoksulluğu, hiçbir şeyin içini kıpırdatmamasıdır.
Hevessizlik…
Evet, korkunç bir yer.
Ama çıkışı var.
Bazen bir sözle, bazen bir bakışla, bazen de sadece kendine dönüp ‘’ben hala buradayım’’ demekle…
Ve belki de en çok, o duayla başlıyor her şey: ‘’Allah’ım, içimdeki hevesi eksiltme, çünkü ben yaşamak istiyorum.’’