Bu devirde insanlar kızgın. Ama neye kızgın olduklarını çoğu zaman kendileri bile bilmiyor.
Hayata mı, geçmişe mi, kaçırdıkları fırsatlara mı, yoksa olamadıkları kişiye mi?
Bilmiyorlar. Ama hissediyorlar.
Ve işin en tehlikeli kısmı da burada başlıyor: Hissedilen ama adı konumlanmayan her duygu, en yakınındaki insana zarar verir.
Çünkü insan, yüzleşemediği duyguyu yönetemez. Yönetemediği duyguyu da taşıyamaz…
Bir bakıyorsun, iş yerinde biri sana sert davranıyor. Aslında mesele sen değilsin. Ama faturayı sana kesiyor.
Bir bakıyorsun, sevdiğin insan en ufak şeyde kırıcı oluyor. Aslında kırılan o. Ama kıran o oluyor.
Çünkü bu çağın insanı, duygularını çözmek yerine onları biriktiriyor. Konuşmak yerine susuyor. Susmak yerine içinde büyütüyor. Ve büyüyen her şey, bir gün taşmak zorunda kalıyor.
Ama o taşma… Doğru yere olmuyor.
Kimse patronuna bağırmıyor mesela.
Kimse gerçekten kırıldığı kişiye gidip hesap sormuyor.
Kimse ‘’ kimse ben mutsuzum’’ demiyor.
Ama herkes, en ulaşılabilir olana yükleniyor.
En yakınına, en güvenli gördüğüne, en az kaybetmekten korktuğuna.
Bu yüzden bu devirde insanlar, birbirinin yarası oluyor.
Çünkü kimse kendi yarasına bakmaya cesaret edemiyor.
Oysa mesele çok net: İnsan kendine dürüst olmadıkça, başkasına adil olamaz.
İçinde biriken öfke; konuşulmadıkça zehre dönüşür. Ve o zehir, sahibi değil, çevresini yakar önce.
Bu yüzden belki de sormamız gereken soru şu:
‘’Kim bana bunu yaptı?’’ değil…
‘’Ben neden bunu içimde bu kadar büyüttüm?’’
Çünkü herkesin içinde yangın var. Evet. Ama kimse itiraf etmiyor. O yangını başlatan da, söndürmeyen de çoğu zaman yine kendisi.
İnsan, içindeki savaşı bitirmeden dışarıda barış kuramaz.