Oysa işin aslı şu: Çabuk vazgeçmek çoğu zaman bir beceri değil, bir travma tepkisidir. Bir insan, bağ kurduğu yerden bir anda sökülüp atabiliyorsa, bu ‘’güçlü duruş’’ değil; canı yanmasın diye geliştirdiği bir kaçış refleksidir.
Denizin içinde yüzdüğünü düşün. Bir anda kendini dibe bırakırsan tekrar yüzeye çıkman zaman alır. İnsan da böyledir.
Duygusal bir ilişkiden çıktığında, yeniden nefes bulması, toparlanması, güç toplaması gerekir. Ama çoğu, bunu beklemiyor. Enerjisi tükenmişken, kalbi yarım yamalak iyileşmişken, kırıklarını onarmadan yeni bir ilişkiye koşuyor.
Neden?
Çünkü seçenek çok. Çünkü kolay. Çünkü yüzleşmek zor. Bir kapı kapanınca hemen diğerini tıklatıyorlar. Ama unuttukları bir şey var:
Bir ilişkiden kaçabilirsin ama kendinden kaçamazsın.
Önceki ilişkide vermedikleri sınavlar, çözmedikleri düğümler, yüzleşmedikleri eksikler yeni ilişkide karşılarına birer birer çıkıyor. Sonra sanıyorlar ki sorun yeni partnerde… Hâlbuki gördükleri o davranış, o tepki, o gölge eski ilişkinin yansıması. Öğrenilmemiş derslerin yankısı.
İnsan kendi acısıyla çalışmadıkça, duygusal kaslarını güçlendirmedikçe, seçimlerini bilinçten değil yaradan yaptıkça aynı döngü tekrar eder.
Değişen sadece yüz, sadece isim olur. Hikâye ise hep aynı kalır.
Gerçek güç; çabuk vazgeçmekte değil, yara aldığın yerin üzerine gitmekte, kendini tanımakta, hatalarını kabul edip olgunlaşmakta saklıdır.
Yeni bir ilişkiye girmeden önce yapılması gereken şey, ‘’Ben hazır mıyım?’’ diye sormak değil. Asıl soru şudur: ‘’Ben, bir önceki ilişkimin sınavını verdim mi?’’
Çünkü verilmeyen ders, hayatın önüne yeni biz yüz, yeni bir sahne, yeni bir ihtimalle tekrar tekrar konur. Ve insan, kaçtığını zannederken aslında aynı hikâyenin içinde dönüp durur.
Belki de mesele, seçeneklerin çokluğu değil. Belki mesele, insanların kendi derinliklerine inmeye cesaret edememesidir.
Çünkü denizin dibinden çıkmak zaman alır. Çünkü nefes toparlamak sabır ister. Ve çoğu insan hala anlamıyor: İyileşmeden başlayan her ilişki, başka bir yarayla sona erer.