İnsanı Durduran Son Eşik Neden Çöküyor?

Bazı olaylar vardır, haber değeri taşımanın çok ötesine geçer.
Okunur ama sindirilemez.
Bilgi olarak geçer, insanın içinden çıkmaz.
Son günlerde kamuoyuna yansıyan ve çocukların yaşamını kaybettiği ağır bir suç, tam olarak böyle bir yerde duruyor. Bu tür vakalarda sıkça şu sorular dolaşıma giriyor:
Nasıl olur?
Bir insan bunu nasıl yapar?
Bunu yapan biri ne yaşamıştır?
Ancak bu sorular çoğu zaman yanlış bir yere yaslanıyor.
Çünkü mesele yalnızca öfke, yoksulluk, aile geçmişi ya da “zor bir hayat” değildir.
Asıl soru şudur:
İnsanı durduran içsel eşik neden çalışmadı?
Psikoloji, insan davranışını yalnızca duygular üzerinden açıklamaz.
Bir insanı eylemden alıkoyan şey, çoğu zaman “iyi hissetmesi” değil;
başkasının varlığını hesaba katabilmesidir.
Bu noktada empati, vicdan ve sorumluluk duygusu romantik kavramlar olmaktan çıkar;
toplumsal güvenliğin temel bileşenlerine dönüşür.
Bazı bireylerde bu düzenleyici sistemler ciddi biçimde zayıflar.
Başkası, bir insan olmaktan çok bir nesneye dönüşür.
Sonuçta ortaya çıkan şey öfke değil; sınırın ortadan kalkmasıdır.
Bu tür suçları yalnızca “acımasızlık” kelimesiyle açıklamak, meseleyi basitleştirir.
Asıl tehlikeli olan, bu olayların ardından hızla bir “neden” bulup rahatlamaktır.
Çünkü hızlı açıklamalar, derin yüzleşmenin yerini alır.
Toplum olarak zor olanı yapmaktan kaçıyoruz:
Bu tür vakaların bize ne söylediğini duymaktan.
Bu suçlar bize şunu söylüyor olabilir:
Bazı insanlar için “dur” diyen iç ses artık yok.
Ve bu, yalnızca bireysel bir mesele değil;
uzun süredir ihmal edilen psikolojik, sosyal ve etik eşiklerin çöküşüdür.
Adalet elbette gereğini yapacaktır.
Ama adaletin görevi cezalandırmaksa,
toplumun görevi şu soruyla yüzleşmektir:
İnsanı insan yapan o son eşik neden bu kadar kırılgan hale geldi?
Bu soruya bakmadan, hiçbir yasal süreç bizi gerçekten koruyamaz.