İstanbul’un En Kültürlü Kaosu

Dün gece İstanbul, dünya müzik haritasının tam ortasındaydı. Hani hep "İstanbul bir tezatlar şehri" deriz ya; dün gece bu klişe, şehrin caddelerinde ve stadyum turnikelerinde tam anlamıyla gerçeğe dönüştü. Aynı saatte, iki farklı stadyumda, iki uç evren sahne aldı. Bir yanda Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nun rüzgarlı atmosferinde rap dünyasının dâhisi ve hırçın çocuğu Kanye West, diğer yanda Boğaz’ın kıyısında, Tüpraş Stadyumu’nda o kusursuz, kadife sesiyle ruhu şifalandıran İtalyan tenör Andrea Bocelli vardı.

Şehir adeta ortadan ikiye bölündü. Bir tarafta oversize tişörtleri, kargo pantolonları ve bitmek bilmeyen bas ritimleriyle İkitelli yollarına düşen genç nesil; diğer tarafta en şık kıyafetleriyle, takım elbiseleriyle Beşiktaş yokuşundan aşağı süzülen opera severler... Metrolardaki, vapurlardaki o insan çeşitliliği, İstanbul’un rengarenk ve kaotik yapısının en net, en güzel resmiydi. Yaklaşık 180 bin insanın aynı anda sadece müzik için sokaklarda olduğu bu gece, lojistik açıdan tam bir İstanbul simülasyonuydu. Trafik her zamanki gibi yorucuydu ama bu kez arkasında devasa, büyüleyici bir kültürel enerji barındırıyordu.

Böylesi bir gecede herkesin tercihi, hayata bakışını ve ruhunun hangi frekansta çarptığını fısıldar aslında. Kanye’nin öngörülemez, agresif ve endüstriyel çılgınlığına saygı duymakla beraber, benim bu hırçın dünyada sığınacağım liman dün gece de, her zaman da hiç şüphesiz Andrea Bocelli’ydi. Çünkü onun sesi benim için sadece bir müzik değil, çok özel bir hatıranın, hayatımın en romantik anlarından birinin canlı şahidi. Ben Bocelli’yi o zamansız, insanı alıp uzaklara götüren "Love in Portofino" şarkısıyla tanıdım, sevdim. Yıllar sonra eşimle birlikte çıktığımız bir gemi seyahatinde, tam da o şarkının ruhunun doğduğu, o eşsiz Akdeniz kasabasının açıklarındaydık. Deniz duru, gökyüzü alabildiğine genişti. Eşimle yan yana durup, tam da o şarkının yazıldığı, o ilhamın filizlendiği İtalyan kıyılarına bakarak Bocelli’yi dinlemiştik. Şarkıdaki her nota, Portofino’nun rengarenk evlerine, denizden esen o ılık rüzgara karışıp ruhumuza işlemişti. O an zaman durmuştu sanki; ne hayatın koşturmacası kalmıştı ne de dünyanın gürültüsü. Sadece aşk, eşim, Portofino ve Bocelli’nin o büyüleyici sesi vardı.

İşte bu yüzden, İstanbul dün gece ne kadar büyük bir karmaşanın içinde olursa olsun, benim kalbim Beşiktaş’ta, o tanıdık ve asil seste kaldı. Kanye West kendi çağının manifestosunu yazadursun; Bocelli’nin zamansız zarafeti, beni her dinlediğimde eşimle el ele olduğum o gemi güvertesine, o Portofino esintisine geri götürüyor. İstanbul dün gece biraz gürültülü, biraz elit ama kesinlikle unutulmaz bir deneyim yaşadı. Kabul etmek gerekir ki, tüm yorgunluğuna ve karmaşasına rağmen, içinde böylesi hatıraları uyandırabilen bu şehirde yaşamak hala çok keyifli.