İşte şimdi b.ku yedik'

Bugün, argo bir cümlenin yer aldığı bir levhanın ilginç anlatısını aktarıyorum: İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermenilerden Doktor Peştemalcıyan ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya'ya göç edip Berlin'de bir halı ve kilim mağazası açmıştı.

Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda gitmiş, baba Peştemalcıyan işleri oğlu Aram Peştemalcıyan'a bırakmıştı ama savaşla birlikte zorlu günler beraberinde gelmişti. Her gecen gün bir öncekini aratmaktaydı.

Savaş bütün hızıyla sürerken 1943'un sonuna doğru Almanlar için savaşın gidişatı belli olmuş, daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkmıştı. Sovyet askerleri 25 Nisan'da Berlin'i kuşattılar.

Ruslar artık Berlin’deydiler. Yağma ve talan Almanya’da artık sıradan bir işti. Tacizin, tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asil mesele hayatta kalmak ve tatlı canını kurtarmaktı.

Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla çoktan gören Peştemalcıyan ailesi de emre mecburen uymuştu. Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile beklemeye başladılar.

Ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmedi. Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra konuşarak girdi.

Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz bir şekilde endişe ile olup biteni gözleri ile takip eden Peştemalcıyan ailesine yöneldi. Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaştı, ona elini uzattı.

Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakaladı. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancayı çekti ve Peştemalcıyan'ın şakağına dayadı. Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilmişti. Karısına döndü, ağzından:

 “Şimdi b..ku yedik” cümlesi döküldü.

Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek sordu:

- "Ne dedun? Ne dedun?..."

Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kaldı:

- "Simdi b.ku yedik".

Asker ani bir hareketle silahını indirerek yıllar sonra bir dostunu görmüş biri gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarıldı. Asker Kırgız ağzıyla:

"Miz gan gardaşiz, men sizig gan gardaşınızam" derken karşısındakinin sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyrediyordu.

Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerlerdi. Karşılarında Türkçe konuşanları görünce niyetlerinden vazgeçmişlerdi. Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes aldı. Askerler özür dilediler, çaylar içildi, konuşmalar uzadı. İki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaptılar.

Sovyet ordusunda farklı milletlerden askerler vardı. Bu iki Kırgız asker de Sovyet ordusu ile Berlin'e kadar gelmişlerdi

Savaş bitmiş, sıkıntılı günler geride kalmıştı. Peştemalcıyan ailesi bir gün Berlin'deki mağazalarını gezen bir Türk gazeteciyle tanıştılar ve gazeteciyi evlerine davet ettiler. Yaşadıkları olayı büyük bir heyecanla ve yeniden yaşıyormuşçasına tekrar tekrar anlattılar.

Hayatlarını kurtaran sihirli cümlenin Peştemalcıyan ailesi için neler ifade ettiğini, hayatta kalmalarına sebep olan bu sözleri bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asarak bu anı her zaman hatırlamak istediklerini söylediler.

Gazeteci, onlara bu konuda yardımcı olabileceğini söyledi. Türkiye’ye dönüşünde verdiği sözü yerine getirmek üzere hattat ve Emin Barın'a aşağıda fotoğrafını gördüğünüz “celi sülüs” levhayı hazırladı.

Hayat kurtaran argo bir cümlenin hattat elinde sanat eseri bir levhaya dönüşmesinin öyküsünü okudunuz. Tufan Kılınç ile Mehmet Muhsinoğlu’na teşekkürler.

***

Fevzi Günenç’in bu anlatıya ekleyebileceği sadece bir kaç cümle var:

Bu Ermeni, en zor anlarında neden Türkçe konuşmuşlardı? Neden “İşte şimdi b.ku yedik” demişlerdi?

Sorumun benim anladığım yanıtı şöyle:

Çünkü Türkiye’de yaşadıkları sürece Türk’tü onlar. Türklüklerini yüreklerinden de dillerinden de sökemedikleri için, savaş Almanya’sında da Türkçe konuşuyorlardı.

Türkiye’de yaşıyor olmalarına, Türk nimetinin en büyüğünden yararlanmalarına karşın, hala Türklüğün de Türkçenin de köküne kibrit suyu sıkmaya çalışan çok sayın büyüklere ithaf olunur.