Peki neden? Neden iyilerin görevi hep susmak, alttan almak, anlamak ve tolere etmek oluyor? Kötülük yapanın karşısına kimse dikilmezken, iyilik yapanın sırtına neden daha fazla yük biniyor?
Belki de toplum olarak en büyük yanılgımız şu: İyi insanları kaybetmekten korkmuyoruz. Çünkü onların gitmeyeceğini sanıyoruz. Onların sabırlı, anlayışlı ve ‘’hallederiz’’ ci yapısının sınırı yokmuş gibi davranıyoruz. Kötü olana ise ses çıkarmaktan çekiniyoruz. Çünkü tepkilerinden korkuyoruz. Gerginlik yaratacaklarından, kavga çıkaracaklarından ya da bizi zor durumda bırakacaklarından endişe ediyoruz.
Böyle olunca da adalet terazisi hep aynı yana devriliyor. Kötü olan kişi sınır ihlaline devam ediyor, iyi olan ise her defasında ‘’idare etme görevlisi’’ gibi davranıyor.
Haksızlığa uğramasına rağmen sessiz kalması bekleniyor. O susunca da herkes daha rahat nefes alıyor. Rahatlayan kim? Haksız olan. Bedel ödeyen kim? Haklı olan.
Oysa iyilik, insanların omuzuna yüklediği bir tahammül görevi değildir. İyi olmak salak olmak, saf olmak, her şeyi sineye çekmek değildir.
İyi olmak, vicdanını kirletmemek ama aynı zamanda sınırlarını da koruyabilmektir.
Artık şu cümlenin içini değiştirme zamanı geldi:
‘’Sen idare et’’ değil…
‘’Yanlış yapan kendini düzeltsin.’’
Çünkü iyilerin susması dünyayı daha huzurlu bir yer yapmıyor; sadece kötülere daha geniş bir alan açıyor.
Ve unutmayın…
İyi insanlar da yorulur.
Sürekli alttan almak, sürekli kendi kalbini tamir etmek zorunda kalmak yorucudur.
Bir gün insanlar fark edecek:
Gerçek adalet, kötülüğe ses çıkarmakla başlar; iyiliğin sırtına yük bindirmekle değil.