Kanaatsizliğin Çağı

Eskiden ‘’çok şükür’’ bir cümle değil, bir duruştu.
İnsan sahip olduklarını sayarken değil, sahip olduklarıyla yetinebilmeyi öğrenirken büyürdü. Şimdi ise saydıkça eksilen, sahip oldukça doymayan bir ruh haliyle yaşıyoruz.
Kanaat…
Ne kadar sade bir kelime, ne kadar ağır bir anlam.
Bugün kimse sahip olduğuna bakmıyor. Herkes başkasının neye sahip olduğuna odaklı. Kendi hayatının penceresinden bakmayı bırakıp, başkasının vitrininin önünde yaşamaya başlamış insan. Ve vitrinde gördüğü şey, içindeki eksiklik hissini biraz daha büyütüyor.
Çünkü mesele artık ihtiyaç değil, kıyas. Ve kıyasın olduğu yerde huzur barınmaz.
Birinin evi büyükse bizimki küçülüyor, birinin ilişkisi daha mutlu görünüyorsa bizimki eksikleşiyor. Birinin hayatı daha parlaksa bizimki soluklaşıyor.
Oysa gerçek şu: İnsan başkasının hayatını izledikçe kendi hayatından uzaklaşır.
Kanaatsizlik sadece maddi değildir; sevgi de de kanaatsiziz. İlgide de kanaatsiziz. Emekte de…
Bir ‘’nasılsın’’ yetmez olmuş. Bir sarılma eksik gelmeye başlamış, bir sevgi ifadesi sıradanlaşmış.
Daha fazlasını istiyoruz ama neyin daha fazlası olduğunu da bilmiyoruz.
Çünkü doymayan şey midemiz değil, gözümüz değil… Doymayan şey kalbimiz.
Ve kalp, sahip olduklarıyla değil; kıymet bildikleriyle doyar.
Kanaat etmeyi unutmuş bir insan, en güzel hayatın içinde bile eksik hisseder kendini. Ama kanaati öğrenmiş bir insan, eksiklerin içinde bile huzur bulur.
Bugün sahip olduğun şeyler, bir zamanlar hayalini kurdukların değil miydi?
Peki, ne oldu da artık yetmemeye başladı?
Belki de sorun hayatın yetersizliği değil, bizim doyumsuzluğumuzdur.
Ve belki de en büyük zenginlik; daha fazlasına sahip olmak değil, elindekine ‘’bu bana yeter’’ diyebilmektir.
İnsan neye sahip olduklarıyla değil, neye ‘’yeter’’ diyebildiğiyle ölçülür.