Bir üniversite kapanıyor.
Sonra tekrar açılıyor.
Dışarıdan bakınca teknik bir karar gibi görünüyor. Ama genç bir insan için bu, teknik değil. Bu, doğrudan hayat meselesi. Çünkü üniversite dediğimiz yer sadece ders alınan bir kurum değil; geleceğin kurulduğu yer.
Bugün “yok” denilen bir şeyin yarın yeniden “var” olması, sadece bir idari değişiklik değildir. Bu, gençlerin zihninde şu soruyu büyütür: “Benim kurduğum plan ne kadar gerçek?”
Güven dediğimiz şey tam da burada kırılır.
Çünkü güven, sürekli değişen bir zeminde ayakta kalmaz.
Ve bu kırılma sessizdir. Ama derindir.
Tam burada başka bir tabloya bakalım.
Son günlerde sıkça duyduğumuz bir ifade var: mutlak butlan.
Hukuki bir kavram. Ama artık sokakta, sosyal medyada, gündelik konuşmada başka bir anlamda kullanılıyor. İnsanlar artık tartışmıyor, doğrudan yok sayıyor.
“Bu zaten yok hükmünde.”
Peki gerçekten mi?
Yoksa hoşumuza gitmeyen bir durumu zihinde silmeye mi çalışıyoruz?
Çünkü insan zor bir gerçekle karşılaştığında iki yol seçer: Ya anlamaya çalışır ya da tamamen reddeder.
Reddetmek kolaydır.
Rahatlatır.
Ama düşünmeyi durdurur.
Ve herkes aynı yolu seçmeye başladığında, ortada ortak bir gerçek kalmaz. Herkesin kendi doğrusu olur, ama kimsenin ortak zemini olmaz.
İşte tehlike tam burada başlar.
Bir yanda geleceğine güvenemeyen gençler,
diğer yanda hoşuna gitmeyeni yok sayan bir toplum.
Biri zemini kaydırır, diğeri gerçeği.
Sonunda geriye şu kalır:
Her şeyin tartışıldığı,
ama hiçbir şeyin gerçekten konuşulmadığı bir düzen.
Ve belki de asıl soru artık daha serttir:
Biz gerçekten gerçeği mi arıyoruz…
Yoksa sadece işimize gelmeyeni “yok hükmünde” ilan edip yolumuza öyle mi devam ediyoruz?
Çünkü bu sorunun cevabı, sadece düşünceyi değil, zemini de belirliyor.