Kar Berekettir, İnsanlar Bekliyordu

Kar, bu topraklarda sadece bir mevsim olayı değildir. Kar; berekettir, umuttur, rahmettir. Toprağın susuzluğunu gideren, barajlara can veren, çiftçinin yüzünü güldüren ilahi bir misafirdir.

Bu yüzden Anadolu’da kar yağdığında sadece yollar değil, gönüller de beyaza bürünür.
Uzun süredir bekliyordu bu şehir karı. Kurak geçen mevsimlerin, düşen yeraltı sularının, çatlayan toprakların ardından gökyüzüne çevrilmiş gözler vardı. Her damlası dua olan o bekleyiş, nihayet yerini beyaz bir sessizliğe bıraktı. Kar yağdı… Hem de usul usul, acele etmeden, sindire sindire.
Elbette karın zorlu bir yüzü de var. Ulaşımda aksamalar, günlük hayatın yavaşlaması, soğukla gelen zahmet… Ama bu coğrafya bilir ki, zahmetsiz rahmet olmaz. Bugün çekilen her sıkıntı, yarının bereketli tarlasına, dolu barajına, yeşeren ovasına dönüşür.
Şehirlerde yaşayanlar için kar, belki bir tatil ihtimali ya da fotoğraf karesi anlamına geliyor. Ama köydeki çiftçi için kar, doğrudan ekmeğin kendisidir. Toprağı örten kar, tohumu dondan korur; yavaş yavaş eriyerek toprağın en derinine işler. İşte bu yüzden eskiler “kar yılı, var yılıdır” demiştir.
Halk bekliyordu bu karı. Sadece romantik bir manzara için değil; geçim için, gelecek için, bereket için… Gökyüzünden yağan her tanede “yarın daha iyi olacak” umudu vardı.
Bugün bize düşen, bu rahmeti doğru yönetmektir. Karı sadece çile olarak görmek yerine, uzun vadeli kazanım olarak okumak; suyu, toprağı ve doğayı hoyratça değil, emanet bilinciyle korumaktır. Çünkü bereket, sadece yağmakla değil; kıymeti bilinmekle çoğalır. Kar berekettir. Ve evet, halk bunu gerçekten bekliyordu.
Eskiden kar yağdığı zaman köyde hayat durmazdı, aksine başka bir hayata geçilirdi. Kar, sadece soğuk ya da zorluk değildi; bereketti, oyundu, imeceydi. Gökyüzünden sessizce süzülen her kar tanesi, sanki köyün üstüne örtülen beyaz bir hatıraydı.
Sabah uyandığımızda kapının önüne kadar yığılmış karı görünce kimse şikâyet etmezdi. Kürekler alınır, komşu komşuya seslenirdi. Bir evin önü açılmadan diğerine geçilmezdi. Kar, insanları ayırmaz; birbirine yaklaştırırdı. Şimdi “yük” dediğimiz şey, o zaman dayanışmanın adıdır.
Çocuklar için kar, bambaşka bir sevinçti. Naylon poşetten yapılan kızaklar, yokuş aşağı atılan kahkahalar… Üşüyen eller sobanın üzerinde ısıtılır, üstü başı sırılsıklam olan çocuklara kimse kızmazdı. Çünkü karla oynamak çocukluğun hakkıydı.
Akşam olunca sobanın üstünde kaynayan çaydanlık, mısır patlatan sac, camlarda buğu… Dışarıda tipiye dönen kar, içeride sohbeti koyulaştırırdı. Elektrik kesilse bile dert edilmezdi; gaz lambası vardı, anlatılacak hikâyeler vardı. Büyükler eskileri anlatır, çocuklar yarın daha çok kar yağsın diye dua ederdi.
Şimdi kar yağınca ilk aklımıza gelen “yol kapandı mı?”, “okullar tatil mi?” oluyor. Oysa eskiden kar, takvimden düşen bir mevsim değil; hayatın ta kendisiydi. Zor ama samimi, soğuk ama sıcak bir hayat…
Belki kar hâlâ aynı kar. Değişen biziz. Köyün sessizliğini, sobanın başındaki muhabbeti, karın altındaki bereketi unuttuk. Ama ne zaman lapa lapa kar yağsa, içimizin bir yerinde hâlâ o eski köy uyanıyor.