Ben o hayatlardan birinin içindeyim.
Tekim ve kendime yetiyorum. Kimseden bir şey eksilmiyor, kimseye bir şey borçlanmıyorum. Bit yoksunluğu çekmiyorum, vazgeçemediğim alışkanlıklar taşımıyorum. Alışkanlıklara sarılarak var olmaya çalışan bir halim yok; ben kendi kendimin kaynağıyım.
Hayatı sevmek için çırpınmıyorum. Bu durumu romantize etmiyorum.
Ne ‘’yalnızım ama güçlüyüm’’ pozlarına, ne de ‘’kimseye ihtiyacım yok’’ sloganlarına ihtiyacım var. Çünkü mesele yalnızlık değil; mesele akışta olmak.
Akış…
Kimsenin tutmadığı, kimsenin yönlendirmediği, kimsenin koşullandırmadığı o doğal hal.
Ben oradayım.
Rafine zevklerimin peşindeyim; sade, seçilmiş, kalabalığı olmayan zevklerin…
Bir kahvenin kokusu, kendi sessizliğimin yankısı, kitap sayfalarında duran bir karakter, akşamüstünün loş ışığı…
Minimalist adımlarla koşuyorum çünkü kimseyi taşımıyorum, kimse için şekil değiştirmiyorum.
İç huzur dediğimiz şey belki de budur:
Sahip olduklarını abartmadan, eksiklerini dramatize etmeden, hiçbir şeye yapışmadan ve hiçbir şeyden kaçmadan akmak.
Kalabalığın bağımlısı da değilim. Ben kendimin yoldaşıyım. Kendi huzurumdayım.
Sessizim belki ama güçlü.
Sade ama dolu.
Minimal belki ama tamamım.