Korkunun Sorusu, İnancın Cevabı

Korku, zihnin karanlıkta yazdığı ihtimal cümlesidir:
“Ya olursa?” İnanç ise aynı karanlıkta yürümeye devam eden kalbin cevabıdır:
“Olsa bile.”
Bu iki cümle arasındaki fark, insanın hayatla kurduğu ilişkinin özeti gibidir. Çünkü korku, henüz yaşanmamış bir geleceğin peşinden sürükler insanı. İnanç ise yaşanacak olana karşı insanın kendi duruşunu hatırlatır.
Bugünün insanı bilgi çağında yaşıyor ama aynı zamanda endişe çağında da nefes alıyor. Herkes bir şeylerden korkuyor: işini kaybetmekten, yalnız kalmaktan, başarısız olmaktan, sevilmemekten… Korku sürekli soruyor:
“Ya düşersen?”
“Ya kaybedersen?”
“Ya her şey dağılırsa?”
Ve çoğu insanın hayatı, henüz gerçekleşmemiş ihtimallerin gölgesinde küçülüyor.
Oysa inanç, olayların iyi gitmesine duyulan kör bir iyimserlik değildir. İnanç, kötü ihtimali inkâr etmek de değildir. Tam tersine, ihtimali görüp yine de yürüyebilmektir. Çünkü gerçek inanç şöyle der:
“Evet, düşebilirim… Olsa bile ayağa kalkarım.”
“Kaybedebilirim… Olsa bile yeniden başlarım.”
“Canım yanabilir… Olsa bile bu acı beni tüketmez.”
Korku insanı durdurur. İnanç ise hareket ettirir.
Bir gemi limanda güvendedir ama gemiler limanda beklemek için yapılmaz. İnsan da öyledir. Sürekli garanti arayan hayatlar zamanla yaşamayı değil, sadece korunmayı öğrenir. Hâlbuki hayat, risk almadan derinleşmez. Sevmek risk ister. Başlamak risk ister. Değişmek risk ister.
İnanç tam da burada devreye girer. Çünkü inanç, fırtınanın hiç çıkmayacağına inanmak değil; fırtına çıksa bile yönünü kaybetmeyeceğini bilmektir. Belki de modern insanın en büyük problemi, acıyı tamamen yok etmeye çalışmasıdır. Oysa hayat biraz da yara alma sanatıdır. Kırılmadan olgunlaşılmıyor. Kaybetmeden değer anlaşılmıyor. Gece olmadan sabahın kıymeti bilinmiyor. Bu yüzden bazen insanın kendine şu soruyu sorması gerekir:
Hayatımı korkularım mı yönetiyor, yoksa inancım mı? Çünkü korkunun dili ihtimaldir.
İnancın dili ise karardır. Ve çoğu zaman insanı ayakta tutan şey, “Hiçbir kötü şey olmayacak” düşüncesi değildir. “Asıl mesele ne olacağı değil; ben olduğum sürece nasıl karşılayacağım” diyebilmektir.
Belki cesaret korkusuzluk değildir.
Belki cesaret, titreyen bir kalple yine de yürüyebilmektir.
Çünkü korku hep fısıldayacak:
“Ya olursa?”
İnanç ise sessiz ama sarsılmaz bir şekilde cevap verecek:
“Olsa bile.’’