Bir insanın tabutuna omuz vermek kolaydır.
Mahalle toplanır, saf tutulur, birkaç adım birlikte yürünür. Sonra herkes evine döner. Çünkü ölünün yükü hafiftir; artık konuşmaz, istemez, kırılmaz, hesap sormaz.
Asıl zor olan, yaşayan bir insana omuz vermektir.
İşsiz kaldığında yanında durmak…
Hastane koridorunda saatlerce beklemek…
Borç istemeye dili varmayan dostun sessizliğini anlamak…
Kalabalığın içinde gülümseyip eve gidince dağılan bir insanın yükünü fark etmek…
Biz çoğu zaman acıyı törene dönüştürüyoruz.
Cenazelerde çok iyiyiz: Kalabalık oluyoruz, taziyeye gidiyoruz, omuz veriyoruz. Ama aynı insan yaşarken yavaş yavaş içine çökerken ortada görünmüyoruz.
Oysa insanın en çok diri omuza ihtiyacı vardır.
Birine “Bir şeye ihtiyacın var mı?” demek değil mesele. Çünkü çoğu insan “iyiyim” der. Mesele, gerçekten fark etmektir. Sesindeki yorgunluğu, gözündeki uykusuzluğu, cümlelerinin arasındaki kırıklığı sezebilmektir.
Bugün modern hayat bize şunu öğretti:
Herkes kendi yükünü taşısın.
Ama insan dediğimiz varlık, tek başına taşımak için yaratılmadı. Yük paylaşılınca hafifler. Acı bölüşülünce azalır. Umut ise paylaşıldıkça büyür.
Ne garip değil mi?
Birinin cenazesine gitmezsek ayıplanırız; ama hayattayken kapısını hiç çalmamamız kimsenin dikkatini çekmez.
Belki de mesele tam burada başlıyor.
Ölüye omuz vermek bir gelenek olabilir.
Ama yaşayanın yükünü paylaşmak, insanlıktır.
Çünkü gerçek vefa, toprağa giderken değil; hayat insanın omzuna çökerken yanında durabilmektir.