İki bin yirmiyi yaşamak…
Gerçekten yaşını-başın almış…
Yaşamları süresince her türlü acılar yaşamış, güzellikler yaşamış biz yaşlılar için, içimizi sızlatan, hüzünlü bir zaman kesiti olarak hafızalara kazınmıştır!
Çünkü bu tarih 45-50 günlük esaretin dört saatlik molası:
Hayalet bir kent…
Saatler on bir ve sonrası…
Kentin en kalabalık olması gereken caddelerinden birisinde yarım saatten beri yürüyorum.
Bu süre zarfında ağızlarında maskeleriyle karşılaştığım kişi sayısı mübalağa olmasın otuzu geçmedi…
İçime bir acı, hüzün çöktü…
Ve yürüyüşüm boyunca, henüz ne olduğu bilinmeyen boyutları mikronlarla ifade edilen bir virüsün…
Her şeyin üstesinden geleceğini, ufacık dağları kendinin yarattığını sanan; ukala, kendini beğenmiş insanoğlunu nasıl dize getirdiğini düşündüm.
Aczimizi düşündüm…
Karşımdan ağzında maskesi olan hiç tanımadığım 40-45 günlük tutukluluktan kısa bir sürede olsa kurtulmuş bir garibanın:
“Nihayet bizi de adam yerine koydular, değil mi muhterem” demesiyle daldığım yeis âleminden çıktım!
Hayır!
İnsanoğlu şu günlerde mahiyetini bilinmediği bir çaresizlikle boğuşuyor olsa da…
Şimdiye kadar olagelen nice buna benzer belaların üstesinden gelmiştir, gelecektir!
Oh be…
Biraz kendime gelir gibi oldum…
Neydi o yeis, karamsarlık!
Evet, yine biz insanoğlu her şeye rağmen kendimizi beğenmekte, ufacık dağları bizim yarattığımızı sanarak ukalalık etsek de…
Dünya, dünya olarak var oldukça da; biz insanoğluna hizmet edecek, insanoğlunun emrinde olacak…
Ve…
İnsanoğlu günümüz insanlığının başına bela olan bu virüsle de mücadelesinde başarıyla çıkacak bundan öncelerde de olduğu gibi bu virüsünde kökünü kurutacak…
Asrımızın başına bela olan bu virüs ve benzerleri, daha sonra olmayacak mı?
Elbette olacak!
Ama her defasında da Allahın biz insanlara lütfettiği akıl sayesinde onlarında üstesinden gelinecektir!
Bundan kimsenin kuşkusu olmasın!