Bir ülkede basının ne kadar özgür olduğunu anlamak için kanun kitaplarına değil, gazetecilerin çalışma şartlarına bakmak yeterlidir.
Gazeteci korkuyorsa, soru soramıyorsa, araştırırken "Acaba başıma bir şey gelir mi?" diye düşünüyorsa; orada sadece basın değil, demokrasi de nefes almakta zorlanıyor demektir.
24 Temmuz 1908'de sansürün kaldırılmasıyla başlayan mücadele, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ tamamlanmış değil. Çünkü sansür artık yalnızca makasla kesilen gazete sütunlarında değil; korkuda, baskıda, otosansürde ve gazetecinin zihnine yerleşen endişede yaşamaya devam ediyor.
Bugün herkes "Basın özgürdür." diyebilir. Asıl soru şudur: Gazeteci gerçekten özgür mü?
Bir gazeteci, halk adına soru sorabiliyor mu?
Yanlışı yazarken yalnızca gerçeği düşünüyor mu, yoksa başına gelecekleri de hesap etmek zorunda mı kalıyor?
İşte cevabı aranması gereken soru budur.
Gazetecilik, alkış almak için yapılan bir meslek değildir. Gazetecilik; gerektiğinde rahatsız eden, sorgulayan, hesap soran ve kamu adına gerçeğin peşinden yürüyen bir vicdan mesleğidir.
Çünkü gerçekler bazen alkışlatmaz, rahatsız eder.
Ne yazık ki son yıllarda haberleri nedeniyle yargılanan, gözaltına alınan ya da tutuklanan gazeteciler, yalnızca meslektaşlarının değil; toplumun haber alma hakkının da tartışılmasına neden oluyor.
Bu durumdan kimse kazançlı çıkmaz.
Çünkü özgür basın, iktidarın da muhalefetin de düşmanı değildir. Tam tersine; doğru bilgiyle yönetenin de yönetilenin de en büyük güvencesidir.
Basın sustuğunda önce gerçekler kaybolur.
Gerçekler kaybolduğunda dedikodular büyür.
Dedikodular büyüdüğünde ise güven duygusu yok olur.
Ve güvenini kaybeden toplumlarda demokrasi sadece seçimlerden ibaret hale gelir.
Bugün gazetecilerin en büyük ihtiyacı ayrıcalık değil; hukuk güvencesidir.
Kimsenin gazeteciden övgü bekleme hakkı yoktur. Ama herkesin gazeteciden doğruları yazmasını bekleme hakkı vardır.
Doğrular bazen iktidarı rahatsız eder, bazen muhalefeti...
Ama gerçek, taraf seçmez.
24 Temmuz'u kutlamak, sadece geçmişte sansürün kaldırılmasını hatırlamak değildir.
Asıl mesele; bugün gazetecilerin özgürce yazabildiği, soru sorabildiği, eleştirebildiği ve hiçbir baskı hissetmeden görevini yapabildiği bir ülkeyi inşa edebilmektir.
Çünkü özgür basın, gazetecilerin lüksü değil; milletin ortak hakkıdır.
Kalemin kırıldığı yerde hukuk zayıflar.
Mikrofonun sustuğu yerde toplum sessizleşir.
Ve unutulmamalıdır ki; basının sustuğu gün, aslında milletin konuşma hakkı da susmaya başlar.