Özürsüzler Cumhuriyeti

Bu coğrafyada tuhaf bir hastalık dolaşıyor: Hatasını kabul ederse ölecekmiş gibi davranma hastalığı. Siyasetten gündelik hayata, trafikten sosyal medyaya kadar her yerde aynı refleks: İnkâr, savunma, karşı saldırı. Ama asla kabul yok. “Evet, orada yanlış yaptım” cümlesi sanki dilimize yasaklı.

Oysa bir toplumun olgunluğu, hatasız olmasında değil; hatasıyla yüzleşebilmesinde saklıdır. Hata yapmak insani, hatayı kabul etmek ise erdemdir. Bizde ise tam tersi işliyor: Hata yapmak sıradan, kabul etmek zayıflık sayılıyor. Özür dilemek bir

küçülme gibi algılanıyor. Nezaket, lüks bir aksesuar muamelesi görüyor.
Bu refleksin bedelini hep birlikte ödüyoruz. Çünkü kimse sorumluluk almayınca sorunlar ortada kalıyor. Herkes kendini haklı gördüğünde çözüm üretmek imkânsızlaşıyor. Tartışmalar fikir üretmek yerine ego savaşına dönüşüyor. Kurumlar şeffaflığını kaybediyor, bireyler güven duygusunu yitiriyor.

Oysa öz eleştiri bir çöküş değil, bir inşa sürecidir. “Ben nerede yanlış yaptım?” sorusu, aslında gelişmenin başlangıcıdır. Bu soruyu sormayan birey de, kurum da, toplum da yerinde saymaya mahkûmdur. Hatasını kabul eden insan küçülmez; aksine güvenilir hale gelir. Çünkü samimiyet, kusursuzluktan daha değerlidir.

Bir düşünelim: En son ne zaman bir kamu görevlisinden açık bir özür duyduk? Ya da gündelik hayatta biri bize “haklısın” dediğinde şaşırmadık mı? Bu şaşkınlık bile sorunun büyüklüğünü anlatıyor.

Belki de işe küçükten başlamak gerekiyor. Günlük hayatımızda… Trafikte, iş yerinde, aile içinde… “Haklısın” diyebilmekle. “Özür dilerim” demekten kaçınmamakla. Çünkü toplumsal dönüşüm, bireysel cesaretle başlar.

Sorunun bir parçası olmak kolay. Asıl zor olan, çözümün parçası olmayı seçmek. Ve bazen bu seçim, sadece iki kelimeyle başlar: “Ben yanıldım.”

Belki de bu toprakların en çok ihtiyacı olan şey; daha fazla haklı insan değil, hatasını kabul edebilen insanlardır.