SANATKÂR-SANATÇI

İşinde mahir… 

İşinde yaratıcı… 

Yaptığı işe emek veren, emeğini esirgemeyen… 

Müşterilerinin kıymetini bilen, onları her durumda onura eden, saygıda kusur etmeyen onları ekmek kapısı, velinimet bilen… 

 Arkasında kendi ahlak düzeyinde, onlarca elemen yetiştirip; şu ustanın çıraklığını, kalfalığını yaparak buralara geldim dedirten… 

İş erbabına SANATKAR denir.  

Neden mi? müşterisini iyi okuduğu içindir… 

Yan yana iki terzi düşünün. Birisinde müşteri sıraya girmiştir, diğeri – tabiri caizse – sinek avlamakta…  

Neden?  

Müşteriden başını alamayan o terzi ustadır-sanatkârdır.  

Diğeri terzidir. 

Şimdilerde her marka otoların belli servisleri oldu. Otosu arızalanalar ya kendisi götürüyor servise, ya telefon edip arabasını tamire gönderiyor. 

Yıllar önce araba tamirhaneleri ve ustaları vardı… Kimi semtlerde üçü-beşi bir arada olurdu.  

Bir tamircinin önünde arabalar sıraya girerken, diğerleri yine – tabiri caizse - sinek avlardı. 

Çünkü arabalar sırada bekleyen tamirci sanatkârdı-ustaydı… 

Öbürleri… Sadece araba tamircisiydi. 

Bu ustalar-sanatkârlar sadece kendi dallarında ve de kendileriyle ilgili kişiler tarafında bilinen tanına kimselerdir! 

Sanatçı… 

Eğer bir yerlere gelmişse sanatçıdır ve kendini oralara getiren halkın malıdır! Çünkü kendini bulunduğu yere belli bir kesin, belli bir makam getirmemiştir! 

Onun için halkın malıdır diyorum. Yani bir meta bir mal değildir.  

Bulunduğu yere sevgiyle gelmiştir! 

Bulunduğu yere icra ettiği sanatıyla, alın teriyle gelmiştir. O sanatkâr değil sanatçıdır. 

Ve sadece kendini bulunduğu yerlere getiren, kendini seven, icra ettiği sanatına saygı duyan halka saygıyla, sevgiyle hatta minnetle hizmet eder.   

Çünkü o bir sanatçıdır! 

Bu bir şarkıcı olur, türkücü olur, herhangi bir müzik aletini maharetle konuşturan birisi olur, bir akrobat olur, bir tiyatro emekçisi olur, artist olur, milyonlara hitap eden onların gönüllerinde taht kurmuş bir yazar-şair olur… 

Sanatçı aşırı duygusaldır, aşırı hislidir…  

Üzücü bir olay yaşadıklarında uzun süre etkisi altında kalır, bu üzüntüden uzun müddet çıkamazlar… 

Bir şair yaşadığı üzüntüyü ya da mutluluğu mısralarına döker o üzüntüyü ya da mutluluğu ölümsüzleştirir… 

Bir yazar gönlünde yaşattıklarını kitabinin sayfalarına, satırlarına döker. Hatta kimi zaman içinde yanan o ateş’i satırlara sığdıramaz… İçin için yanar ve bunun altından ancak sanatıyla, sanatına olan saygısıyla kalkar. 

Bir ressamın her fırça darbesi gönlündeki hüznü, acıyı, mutluluğu yansıtmaya yetmez mi?  

Ve bir keman virtüözü kemanının yayından tellere akan notalarda bulur huzuru. Yay içinden geldiğince buluşur tellerle notalar öyle bir akar ki; kendini kendi yapan halkın içine… 

Aynı şekilde bir udi, bir klarnetçi, bir tamburcu, kemençeci, hele hele bir piyanist… 

Yıllarca sahne tozu yutmuş, bu tozla beslenmiş bir tiyatro sanatçısı… Kendini kaptırdığı rolünde buluşan kişiliğini bir başka şekilde nasıl rahatlatır…  

Ve ancak kendini, kendi eden seyircisinin alkışlarıyla mutluluğu, hüznünü bulur, o alkışlarla yaşar kendi gerçeklerini. 

Bir konuşmacı, ahalinin karşısına çıktığında seminerini verirken kimse kendini dizginleyemez, yönlendiremez!  

Ve kendini kendi eden halkla paylaşır hüznünü onlarda bulur huzuru.   

İşte bunlar halka mal olmuş sanatçılardır! 

Ve ancak mesleklerine boyun eğerler!