İnsanın içine en çok ne dokunur biliyor musun?
Büyük kavgalar değil. Yüksek sesler, sert sözler, kapıyı çarpıp gidişler hiç değil.
Asıl can yakan şey, bir gün durup dururken gelen o sessiz fark ediştir: ‘’Ben, onun hayatında sandığım kadar önemli değilmişim.’’
Bu cümle içine yavaşça çöker. Bir gerçek gibi değil de, bir ağırlık gibi…
Göğsünün ortasına oturur, nefesini daraltır.
Çünkü sen orada bir hikâye yazmışsındır. Onunla kurduğun her cümlede biraz daha derinleşen, her bakışta biraz daha anlamlanan bir hikâye…
Sen, onun gözünde özel olduğunu sanmışsındır. Kalabalığın içinden seçildiğini, biraz daha fazla düşünüldüğünü, biraz daha önemsendiğini…
Ama sonra bir şey olur. Küçük bir ihmal, geciken bir mesaj, geçiştirilen bir cümle, öncelik olmadığını hissettiren bir an…
Ve birden anlarsın. Sen onun hayatında bir ‘’yer’’sin ama asla bir ‘’öncelik’’ değilsin.
İşte o an…
İnsan kırılmaz sadece, biraz da kendinden utanır.
‘’Ben bunu nasıl görmedim?’’ diye sorar.
‘’Nasıl bu kadar çok anlam yükledim?’’
Aslında mesele onun sana az değer vermesi değil. Mesele, senin onun sana verdiğinden fazlasını hissetmiş olman.
Çünkü insan, sevdiği yerde büyütür. Eksikleri tamamlar, boşlukları doldurur, suskunluklara anlam yükler.
Oysa gerçek çok daha sade, çok daha nettir: Kim sana ne kadar yer veriyorsa, sen de onun hayatında o kadarsın.
Ne bir eksik, ne bir fazla.
Ve en zor kabulleniş de budur zaten. Kendine şunu söyleyebilmek: ‘’Ben onun gözünde sandığım kişi değilmişim.’’
Bu cümle acıtır. Ama aynı zamanda özgürleştirir. Çünkü o fark edişten sonra artık şunu bilirsin: Değer, hissettiğin değil; gördüğündür.
Ve bir daha kimsenin sessizliğine anlam yüklemezsin. Kimsenin eksik sevgisini tamamlamaya çalışmazsın.
Çünkü öğrenmişsindir… İnsan, en çok sandığı yerde yanılır.