SERBEST PİYASA İLE KURUMSAL MÜDAKALE ARASINDAKİ İNCE DENGE

Ekonomik tartışmaların belki de en eski ama en güncel başlıklarından biri, serbest piyasa mekanizması ile kurumsal müdahale arasındaki denge meselesidir. Bir yanda “piyasa kendi kendini en iyi şekilde düzenler” yaklaşımı, diğer yanda ise “piyasa tek başına bırakıldığında toplumsal maliyet üretir” görüşü yer alır. Gerçekte ise bu iki uç arasında kurulan denge, ülkelerin ekonomik performansını, sosyal refah düzeyini ve krizlere karşı dayanıklılığını belirleyen temel faktörlerden biridir.
Serbest piyasa ekonomisi, kaynakların fiyat sinyalleri aracılığıyla etkin biçimde dağıtılmasını esas alır. Rekabet, verimlilik ve yenilik bu sistemin temel dayanaklarıdır. Teoride, devletin piyasaya müdahalesi ne kadar sınırlı olursa, ekonomik aktörlerin rasyonel karar alma kapasitesi o kadar artar. Ancak teori ile pratik arasındaki mesafe, özellikle kriz dönemlerinde hızla açılır. Çünkü piyasalar her zaman tam bilgiyle çalışmaz; güç asimetrileri, tekelleşme eğilimleri ve dışsallıklar serbest piyasanın kendi başına çözmekte zorlandığı sorunlar üretir.

Tam da bu noktada kurumsal müdahale kavramı devreye girer. Kurumsal müdahale, keyfi ve günlük kararlarla yapılan doğrudan piyasa baskısından ziyade; bağımsız kurumlar, şeffaf kurallar ve öngörülebilir politikalar aracılığıyla gerçekleştirilen düzenlemeleri ifade eder. Merkez bankaları, düzenleyici-denetleyici kurumlar, rekabet otoriteleri ve mali disiplin çerçeveleri bu yapının temel taşlarıdır. Amaç, piyasanın işleyişini bozmadan, aksaklıkları sınırlamak ve sistemik riskleri kontrol altında tutmaktır.

Buradaki kritik soru şudur: Müdahalenin sınırı nerede başlamalı, nerede bitmelidir? Aşırı müdahale, piyasa sinyallerini bozar, yatırım kararlarını erteler ve belirsizliği artırır. Yetersiz müdahale ise balonların şişmesine, gelir dağılımının bozulmasına ve krizlerin daha yıkıcı hale gelmesine yol açar. 2008 küresel finans krizi, “bırakalım piyasa halletsin” anlayışının ne kadar maliyetli olabileceğini tüm dünyaya acı bir şekilde hatırlatmıştır.

Öte yandan, kurumsal müdahalenin başarısı yalnızca varlığıyla değil, niteliğiyle ölçülür. Kuralların sık değiştiği, kurumların siyasi baskı altında kaldığı ve öngörülebilirliğin zayıf olduğu bir ortamda yapılan müdahaleler, piyasa açısından güven tesis etmek yerine güvensizlik üretir. Bu durum, özellikle gelişmekte olan ülkelerde sermaye hareketleri, döviz piyasaları ve kredi kanalları üzerinde ciddi dalgalanmalara yol açar. Dolayısıyla mesele “müdahale edelim mi etmeyelim mi” sorusundan çok, “nasıl ve hangi ilkelerle müdahale edelim” sorusudur.

Sağlıklı bir denge için ilk şart, güçlü ve bağımsız kurumların varlığıdır. Kurumsal kapasitesi zayıf olan ekonomilerde serbest piyasa da sağlıklı işlemez. Rekabet hukuku uygulanmıyorsa, piyasa kısa sürede birkaç büyük oyuncunun kontrolüne girer. Finansal denetim eksikse, riskler görünmez hale gelir ve krizler kaçınılmaz olur. Bu nedenle kurumsal yapı, serbest piyasanın alternatifi değil; onun ön koşuludur.

İkinci önemli unsur, müdahalenin geçici ve hedefli olmasıdır. Kriz dönemlerinde alınan olağanüstü önlemler, kalıcı hale geldiğinde piyasa reflekslerini köreltir. Devletin her fiyat artışına, her dalgalanmaya doğrudan müdahale ettiği bir yapı, uzun vadede kaynak israfına ve verimsizliğe yol açar. Oysa doğru tasarlanmış kurumsal müdahaleler, piyasanın kendi dengesini yeniden kurmasına alan açmalıdır.

Üçüncü olarak, sosyal boyut göz ardı edilmemelidir. Serbest piyasa, büyüme yaratabilir; ancak bu büyümenin topluma nasıl dağıldığı ayrı bir meseledir. Gelir dağılımının bozulduğu, orta sınıfın zayıfladığı ve sosyal hareketliliğin azaldığı bir ekonomide piyasa meşruiyetini kaybeder. Bu noktada kamunun rolü, piyasanın ürettiği refahı daha adil paylaşacak mekanizmaları kurmak olmalıdır. Sosyal politikalar, serbest piyasanın karşıtı değil; tamamlayıcısıdır.

Türkiye gibi dalgalanmalara açık, dış finansmana duyarlı ekonomilerde bu denge daha da hassas hale gelir. Bir yandan piyasa güvenini korumak, diğer yandan toplumsal maliyetleri sınırlamak zorunludur. Kural bazlı, öngörülebilir ve kurumsal kapasitesi güçlü bir müdahale çerçevesi, bu ikili hedefi bir arada tutmanın en gerçekçi yoludur.

Sonuç olarak, serbest piyasa ile kurumsal müdahale arasındaki ilişki bir tercih meselesi değil, bir denge meselesidir. Ne sınırsız piyasa romantizmi ne de her sorunu düzenlemeyle çözme refleksi sürdürülebilir bir ekonomik yapı üretir. Asıl ihtiyaç olan şey, piyasaya güvenen ama onu körü körüne kutsamayan; müdahale eden ama bunu keyfilikten uzak, kurumsal akılla yapan bir ekonomik yönetişim anlayışıdır. Ekonomik istikrar da toplumsal refah da bu ince çizginin doğru yerde tutulmasına bağlıdır.

ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar