Bu hafta yayınlanmasını isteyeceğim makalemi, bir hafta önceden hazırlamıştım. Yazımın hazır olmasından da öteki işlerimi rahat rahat yapıyordum. Ancak gün planımı değiştirdi ve yüreğim, sevgiyi yazmayı işaret etti.
Ülkemiz ve dünya büyük bir kargaşanın içene sürüklenip, insanlık korku ve endişenin huzursuzluğunu yaşıyor; büyük bir ateş topunun içinde yuvarlanıyor. Hal böyle olunca yüreğimin sesini dinlemek, işaretini takip etmek elbette en doğrusuydu.
Yaşam, toplumsal anlamda hiçbir zaman ongun değildi. Dünyanın bir yanında kıtlık, bir yanında kıyım ve her yanda sömürü var ve insanlık edilgen. Kim tarafından? İnsan tarafından.
Yaratılış itibari ile insan insana emanetken, insan insanı yok etmeye, zulüm yapmaya hatta yaşarken öldürmeye kurulmuş gibi. İnsan yüreği taşıyan, insanım diyen hangi yürek, kendi parçasını yok etmemenin savaşını verir de kendi parçası olan diğer yüreği kucaklamaz?
Özünde insan yüreği, sevmeye ve kucaklama kuruludur. Ancak gün insan yüreğinin yaratılıştaki güzel özelliklerini yaşamasına, yüreğin özgür seçimler yapmasına izin vermiyor. Bir başkası “vur, öldür” diyor, öteki de isteneni yapıyor. İsteği yerine getirmezse kendisi ölecektir. Çıkar savaşlarının yaşandığı, sermayenin yönettiği dünyada başka türlü görüntüye rastlayamıyoruz.
Oysa hep sevgi demiştik. En çok sevgiyi yazmıştı kitaplar. Şairler sevginin suyunda yeşermişti. Şiir severler o suyun meyvesini yemişti. “Sev” diyordu, “sev”, “yaratılanın yaratandan ötürü sev”. Ama sevemedik, sevgiye adanamadık. Dillerdeki, yazılardaki sevgiye ulaşamadık. Yüreklerimizin bir yanı hep başkalarına teslim oldu, başkalarının güdümünde sevdi. Sevgiyi tam yaşanılamadı, yaşatılamadı. Nesilden nesile yaşayarak öğretilemedi. Bunun içindir ki, insan hamurundaki sevgi mayası tam kabaramadı.
Bundandır dört yanımızın ateş çemberinde olması
Bundandır dünya insanının kıtlığı, açlığı, susuzluğu yaşaması
Bundandır insanın insana kıyması
Bundandır sevginin yerini sermayenin alması.
Sevgiyle