Sonra o denge bozulur. Çünkü tanrılaştırılan şey gerçek bir insan değildir artık; beklentidir, hayaldir, boşluklarımızın üzerine giydirilmiş bir anlamdır. Ve insan olan herkes gibi onlar da eksiktir. Yorulur, yanılır, bazen görmezden gelir.
Asıl kırılma burada başlar: Biz onlara “çok şey” yüklemişizdir ama onlar çoğu zaman bunu taşımamıştır. Ya da taşımak istememiştir. Çünkü kimse, başkasının hayal ettiği tanrı rolünü oynamak zorunda değildir.
Peki, onlar ne yaptı?
Bazıları kıymet bildi. Sessizce, gösterişsiz bir şekilde yanında durarak, emek vererek, bazen de sadece gitmeyerek. Çünkü kıymet, her zaman büyük sözlerle değil, küçük sürekliliklerle anlaşılır.
Ama bazıları da görmedi. Ya da görmek istemedi. Çünkü insan, kendisine verilen değeri her zaman doğru tartamaz. Bazen fazlasını “hak edilmiş” sanır, bazen de önemsiz olduğunu düşünür.
Asıl mesele belki de burada düğümleniyor: Biz kime ne kadar anlam yüklediğimizi hiç gerçekten ölçüyor muyuz? Yoksa yalnızlığımızın boşluğuna en uygun yüzü mü tanrı yapıyoruz?
Birini sevmek, onu büyütmek değildir. Onu gerçek haliyle görebilmektir. Ne eksiltmek ne de abartmak… Olduğu gibi kalabilmesine izin vermektir.
Çünkü tanrılaştırdığımız her insan, bir gün kaçınılmaz olarak düşer. Ve o düşüş çoğu zaman onların değil, bizim yükseğe kurduğumuz beklentilerin sonucudur.
Belki de soruyu ters sormalıyız: Sevdiklerimiz kıymet bilmedi mi, yoksa biz kıymeti sadece “bizim beklediğimiz şekilde” görünce mi saydık?