Sessizce, sinsice…
Kimse görmüyor sanarak.
Oysa hayatın en temel kuralıdır: Ne ekersen, onu biçersin. Ama işte, şeytanlık yapanların en büyük yanılgısı da burada başlar. Ektiklerini unuturlar. Biçeceklerini hiç hesap etmezler.
Küçük hesaplarla büyük oyunlar kuranlar, bir gün o oyunun tam ortasında kalacaklarını akıllarına getirmezler. Çünkü şeytanlık, ilk başta kazandırıyor gibi görünür.
İnsana bir üstünlük hissi verir. ‘’Ben akıllıyım, ben çözdüm’’ duygusu…
Ama o his, aslında yaklaşan taşların habercisidir.
Çünkü hayat, adaletini er ya da geç sağlar.
Bazen bir insanlar,
Bazen bir olayla,
Bazen de kendi vicdanınla…
Ve işte o gün geldiğinde, en çok bağıranlar yine onlar olur: ‘’Ben ne yaptım ki?’’
Oysa yaptıklarını en iyi kendileri bilir.
Şeytanlık; sadece başkasına zarar vermek değildir.
İnsanın kendi karakterini de aşındırmasıdır.
Bir süre sonra kişi, karşısındakine değil, kendine zarar verdiğini fark eder.
Ama bazı fark edişler, çok geç gelir.
Taşlanmak dediğimiz şey, sadece dışarıdan gelen tepki değildir aslında.
İçten gelen huzursuzluktur.
Gece başını yastığa koyduğunda, kaçamadığın o sessiz sorgudur.
Bu yüzden mesele şu; eğer bir oyunun içindeysen, eğer bilerek, isteyerek birine zarar veriyorsan, bunun bedelini de göze alacaksın.
Çünkü hayat, kimsenin sinsiliğini ödüllendirmez.
Belki geciktirir…
Ama asla unutmaz.
Ve ağır taş, insanın kendi içinden gelendir.