Toplum içinde ilişkiler, çoğu zaman görünmeyen sınırlar üzerinde ilerler. Bu sınırlar; saygının, nezaketin ve karşılıklı anlayışın temelini oluşturur. Ancak bu sınırlar ihlal edildiğinde, sessiz kalmak çoğu zaman bir erdem değil, aksine yanlış bir
kabullenişin kapısını aralar. İşte tam da bu noktada “had bildirmek” meselesi devreye girer.
Had bildirmek, çoğu kişinin düşündüğü gibi kaba ya da kırıcı olmak anlamına gelmez. Aksine, doğru bir üslupla, net bir duruş sergileyerek karşımızdaki kişiye sınırlarımızı hatırlatmaktır. Bu, hem bireysel saygınlığımızı korumanın hem de sağlıklı ilişkiler kurmanın vazgeçilmez bir parçasıdır. Çünkü sınır koyulmayan yerde, ihlaller kaçınılmaz hale gelir.
Sessiz kalmak, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Karşı taraf bu sessizliği onay olarak yorumlayabilir ve zamanla kendisine olduğundan fazla bir değer atfetmeye başlayabilir. Bu durum, sadece bireysel ilişkilerde değil; iş hayatında, sosyal çevrede ve hatta kamusal alanda bile ciddi sorunlara yol açar. Oysa zamanında ve yerinde yapılan bir uyarı, hem ilişkileri düzeltir hem de ileride yaşanabilecek daha büyük sorunların önüne geçer.
Elbette had bildirmenin de bir adabı vardır. Amaç incitmek değil, dengeyi sağlamaktır. Bu yüzden kullanılan dil, seçilen kelimeler ve sergilenen tavır büyük önem taşır. Sertlik ile netlik arasındaki ince çizgi doğru okunmalıdır. Gereksiz sertlik ilişkileri zedelerken, aşırı yumuşaklık da mesajın etkisini azaltabilir.
Unutulmamalıdır ki, sınır koymak bir özgüven meselesidir. Kendi değerini bilen insan, başkasının o değeri aşındırmasına izin vermez. Bu yüzden had bildirmek, aslında bir savunma değil; bir duruş, bir karakter meselesidir.
Sonuç olarak, sağlıklı bir toplum ve dengeli ilişkiler için bireylerin sınırlarını bilmesi kadar, bu sınırları gerektiğinde ifade edebilmesi de şarttır.
Çünkü had bildirilmediğinde, hadsizliğin normalleşmesi kaçınılmaz olur.