Siyasetin Unuttuğunu Bazen Bir Kafe Hatırlatır

Bir Şehrin Tasarımı, Ruhun Sınırlarını da Belirler

Bir şehrin insan ruhunu nasıl etkilediğini anlamak için bazen dev projelere, anıtsal yapılara ya da parlak vaatlere bakmaya gerek yoktur.
Bazen sadece sakin bir açık hava mekânına, bir akşamüstü esintisine ve aynı alanda buluşan farklı yaş gruplarının sessiz uyumuna bakmak yeter.
Geçtiğimiz günlerde, açık havada konumlanmış küçük bir kafe alanında tam olarak bunu gördüm.
Gençlerin, orta yaşlıların ve ileri yaştaki bireylerin hiçbir ayrım gözetmeden aynı mekânda bulunabildiği, herkesin kendine bir yer bulabildiği bir alan…
Farklı kuşakların yan yana oturabildiği, kimsenin dışarıda bırakılmadığı bir düzen.
Bu küçük gözlem bile bana bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Bir şehir, insanın dış dünyasını olduğu kadar iç dünyasını da şekillendirir.
Uygun fiyatlı bir kahve, ulaşılabilir bir masa, gölgelik bir çardak ya da kısa bir yürüyüş yolunun değeri; çoğu zaman planlama belgelerine yazılmaz.
Ama ruh sağlığı açısından baktığımızda, bunlar çok güçlü düzenleyici unsurlardır.
İnsan, bütçesi zorlanmadan sosyalleşebildiğinde; yalnızca kendisi için tasarlanmış gibi hissedilen bir köşede oturabildiğinde, şehir ona “sen de bu bütünün bir parçasısın” der.
Bu hissin terapi dilindeki karşılığı “aitlik”tir; şehir planlamasındaki karşılığı ise “erişilebilir kamusal alan”.
Kuşakların birbirini izole etmeden aynı mekânda bulunabilmesi ise toplumsal dayanıklılığın sessiz bir göstergesidir.
Gençler kendilerini dışlanmış hissetmez, ileri yaş grupları yalnızlaşmaz, orta yaş grupları kalabalığın içinde kaybolmaz.
Hepsi aynı alanın içinde nefes alabilir.
Aslında bu, şehirlerin insan ruhunu nasıl tuttuğunun küçük ama çok güçlü bir örneğidir.
Bir başka açıdan baktığımızda, böyle mekânlar siyaset kurumunun zaman zaman unuttuğu bir noktaya işaret eder:
Ruh sağlığı sadece bireyin problemi değildir; mekânla kurduğu ilişkinin de bir sonucudur.
Şehrin planlamasında yapılan her küçük iyilik — gölge sağlayan bir ağaç, ekonomik bir içecek, ergenlerin ve yaşlıların yan yana oturabileceği bir masa, kimsenin kendini “fazla” hissetmediği bir düzen — aslında toplumun ruhuna yapılan yatırımdır.
Büyük sözler, büyük projeler kadar etkili olmayan ama toplumun ruhuna derinden dokunan yatırımlar…
Belki de bu nedenle, bazen şehir bize siyasetin unuttuğu bir şeyi hatırlatır:
İnsan iyiliği, çoğu zaman gösterişte değil; tasarımın sadeliğinde, mekânın kapsayıcılığında saklıdır.
Ve şehir, yeterince özenle tasarlandığında;
gençlerin de, yaşlıların da, çalışanların da, dinlenenlerin de
aynı hava altında rahatça var olabildiği küçük bir kafe bile
toplumsal iyileşmenin sessiz bir başlangıcı olabilir.